<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhteviyat: Yazarlar birliği.</title>
	<atom:link href="http://muhteviyat.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://muhteviyat.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 27 Dec 2011 13:42:19 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Müzik dinlemek ya da dinlememek, işte bütün mesele bu!</title>
		<link>http://muhteviyat.com/musiki/muzik-dinlemek-ya-da-dinlememek-iste-butun-mesele-bu/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=rss</link>
		<comments>http://muhteviyat.com/musiki/muzik-dinlemek-ya-da-dinlememek-iste-butun-mesele-bu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Dec 2011 13:26:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Demirci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[discogs]]></category>
		<category><![CDATA[istatistik]]></category>
		<category><![CDATA[last fm]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal devrim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://muhteviyat.com/?p=2461</guid>
		<description><![CDATA[
Müzik dinler misin?” diye bir soru kalmadı gibi geliyor bize, ne de olsa yaşlısı genci, her insan mutlaka ucundan kıyısından müziği dinliyor ya da dinlemeye maruz bırakılıyor. İnsanoğlunun kulakları bir şekilde ardarda dizilmiş melodilere alışmış durumda. Ama müzik dinlemek; zaten istesek de kapatamayacağımız kulaklarımızdan, çalan müziğin geçmesine izin vermek midir gerçekten? Elbette ki, biraz müzikle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-2462" href="http://muhteviyat.com/musiki/muzik-dinlemek-ya-da-dinlememek-iste-butun-mesele-bu/attachment/lastfm/"><img style=' float: left; padding: 4px; margin: 0 7px 2px 0;'  class="alignleft size-full wp-image-2462" title="lastfm" src="http://muhteviyat.com/files/2011/12/lastfm.jpg" alt="" width="600" height="250" /></a></p>
<blockquote><p>Müzik dinler misin?” diye bir soru kalmadı gibi geliyor bize, ne de olsa yaşlısı genci, her insan mutlaka ucundan kıyısından müziği dinliyor ya da dinlemeye maruz bırakılıyor. İnsanoğlunun kulakları bir şekilde ardarda dizilmiş melodilere alışmış durumda. Ama müzik dinlemek; zaten istesek de kapatamayacağımız kulaklarımızdan, çalan müziğin geçmesine izin vermek midir gerçekten? Elbette ki, biraz müzikle ilgilenince, yani dinlediğniz grupları kategorilendirmeye, onların konser tarihlerini takip etmeye, grup üyeleriyle ilgili dedikoduları okumaya başladıysanız, bu müzik dinleme işinin virüsüne sahipsiniz demektir.</p></blockquote>
<p>İçinde bulunduğumuz seneden 10 x geriye gittiğinizde bile, dünyanın teknoloji sayesinde nasıl evrildiğini algılayabilirsiniz. Üstelik bu hızın sabit bir hız olmadığını, her geçen sene üzerine eklemlenen yeni bir teknolojik devrim ile arttığını fark edeceksiniz. Yani kısacası, hiç kimse önümüzdeki seneye kadar dünya üzerinde ne olabileceğini kestiremiyor. Çünkü biliyoruz ki her an birileri Japonya’dan robotların dünyayı ele geçirdiğini ilan edebilir ya da ilk klonlarla muhattap olmamız gerekebilir. Ne de olsa artık iktidar yer değiştirdi ve hepimiz elimizdeki teknolojinin gücüne göre aslında birer Tanrı’yız.</p>
<p>İşte tüm bu gelecek parodileri arasında aslında yıllardır bizi tutan ve tutmaya devam edecek olan “müzik” de, kavram ve yöntem olarak anlam değiştirmeye başladı. Malum, hepimiz MP3 döneminin tamamen farkındayız. Dijital müziğin, yıllar boyunca süregelen klasik müzik enstrümanlarına kafa tutmasına artık kimse şaşırmıyor. Hatta bir çıkış yolu bulmak adına olsa gerek, yıllardır sesine aşina olduğumuz analog enstrümanlar , yeni akranları dijitaller ile bir araya geliyorlar. Fakat konumuz “müziğin evrimi” değil, “müziğin sosyal evrimi”.</p>
<p>“Müziği var olduğu noktadan alıp, başka bir yere taşıyan güç ne oldu?” derseniz, karşımıza çıkacak iki kavram var; internet ve küreselleşme. Yaklaşık son birkaç senedir, artık günlük kullanıma da açılmış olan internet sayesinde sahip olduğumuz bilgileri aktarma şansına sahip olduk; bir anlamda iletişimimiz güçlendi. Bilginin aktarılması ve sahip olunan bilginin insanlar arasında iletişim formülüyle açıklanması dahilinde, müzik dinlemek artık iletişimizi güçlendirmek için de öncelikli uğraşlardan biri haline geldi. İnter-aktivitenin yüksek olduğu müzik dinleme eylemindeki sorunlara yeni teknoloji olanakları sunan Last FM ise, krallık mertebesine yükseldi.</p>
<p>Şimdi kısa bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz ve ilk PC’lerimize ve yeni versiyon cillop gibi Winamp’lerimize gidiyoruz. Kazaa’nın, Audiogalaxy’nin henüz kanunlarla alt edilmediği günlere&#8230; O zamanlar müzik paylaşmak için uygun olan “Ne dinliyorsun?” sorusunu soran bizlerin, zaman içinde “Last FM’deki nick’in ne?” sorusuna dönüşeceğini bilmediği günlerdi. Arkadaş buluşmalarında bilgisayar başında oturulur, şen şakrak müzikler dinlenirdi. Dinlediğimiz her MP3’ün ayrı bir değeri vardı gözümüzde, her bir playlist için saatler harcanırdı. İlgilendiğimiz müziği anlatmak için ICQ info’ları doldurulur, IRC’de müzik komüniteleri oluşturuldu.</p>
<p>Nostalji bir yanda, bugün müzik dinlemenin tadı, eskisine oranla fazlasıyla değişti. Öncelikli olarak müziğin teknolojiden devraldığı yeni oyuncaklar ile icrası, sonraları da müzik paylaşımının yasalarla olan barışıklığı sayesinde bilgisayarımızda dönen müziğe dair her türlü olayın “log”u tutulmaya başlandı. Bunun için atılması gereken ilk adım ise “Audioscrobbler”dan haberdar olmak, zaten haberdar olur olmaz da üye olmak. “Nedir peki tüm bu çaba, tüm bu aktarım?” demeden önce, isyanımızı bir kenara koyup Last FM’den, yani müziğin sosyalize “levelup”ından bahsedelim.</p>
<h3>Sosyal müzik teknolojisinin oyun alanı</h3>
<p>Hikaye şöyle başlıyor; bundan yıllar evvel müzik daha enstrümanda telken, bugün müdahale edebildiğimiz, üretebildiğimiz, paylaşabildiğimiz bir zevk sahası. Last FM, yani “sosyal müzik &#8211; teknoloji platformu”, müziğin paylaştırılması ve incelenmesi adına atılmış önemli bir adım. Bu hikayenin diğerlerinden farkı ise, teknolojinin her geçen gün sunduğu yeni sistemleri (blog, tag..vs) müzik komünitesine entegre etmeyi akıl etmesi.</p>
<p>Bu platformda var olabilmek için çok fazla bir şeye ihtiyacınız yok. Öncelikle kendinize bir “kullanıcı adı” ve bunun dahilinde bir “profil” belirlemeniz gerekiyor. Daha sonra da sürekli olarak bilgisayarınızdan müzik dinlediğiniz programa, Last FM’e data taşıyacak bir eklenti kurmanız gerekiyor. Tüm bu işlemlerin sonunda kendinizi bu sisteme adamış birey olarak kabul edebilirsiniz. Last FM kendisini kullanıcı bilgileri üzerinden oluştururken, sizin yapmanız gereken sadece müzik dinlemeye devam etmek. Kalanını Last FM, sisteminde oluşturduğu yazılımla ortaya istatistiksel olarak döküyor. Yani müzik dinlemeyi sosyal ve istatistiksel bir platforma dönüştürüyor. Bu sayede öncelikle kullanıcı olarak kendinizin istatistiksel müzik dinleme bilgisine ulaşabiliyorsunuz; ki bir hafta içinde hangi track’leri obsesyon katsayınızla çarpmışsınız, hangilerinden artık baymaya başlamışsınız, bir hafta boyunca en çok hangi albümlerle haşır neşir olmuşsunuzu görebiliyorsunuz. Ama işin asıl heyecanlı kısmı, diğer istatistikler arasındaki link’ler. Yani Last FM’in buradaki konumu, kullanıcının sunduğu bilgiyi uygun bir arayüze oturtmayı başarbilmek. Bu korkunç başarılı işleyen sistem karşısında, “discogs.com” gibi yıllarca müzik severlere hizmet etmiş birçok dizin anlamsızlaşıyor. Hatta müzikle ilgili bir sorusu olanlar öncelikle Last FM’i ziyaret edip, kendi müzikal obsesyonlarına ortak buluyorlar. Sonuç olarak akla gelen ilk soru ise, “Nike’ın yıllar önce spora yaptığını Last FM müzik için mi yapıyor?” oluyor.</p>
<h3><img style=' float: left; padding: 4px; margin: 0 7px 2px 0;'  class="alignleft size-full wp-image-2463" title="last" src="http://muhteviyat.com/files/2011/12/last.jpeg" alt="" width="400" height="299" />Last FM müziğin nesi?</h3>
<p>Last.fm’de biraz vakit geçirdiğinizde, bağımlısı olmamanız mümkün değil. Dinlediğiniz her türlü müziğin istatistiği tutma beceresine sahip bu platform, yalnızca size ait bilgileri kategorilendirmekle kalmıyor, aynı zamanda sizin gibi insanları ve sizin dinlediğiniz müziklere benzer müzikleri de önünüze seriyor. Bu demek oluyor ki, “siz bilgisayarınızdan müzik dinlemeye devam edin, biz de size bir sonraki müzik tercihinizi söyleyelim.” Peki ya bu mümkün mü?</p>
<p>İstatistiksel verilerle aslında mümkün olduğunu itiraf etmek gerekir. Çünkü insan-müzik-internet üçlüsünün arasında giren sadece “gerçek insan”larla sosyalize olmaksa,  -teknoloji sağ olsun(?) bundan zamanla vazgeçiyoruz- Last FM de bunun farkında, “google” kadar korkutucu olmayan, samimi ve başarılı bir oluşum.</p>
<p>Şimdi gelelim broadcasting’e, yani müziğin kullacılara “internet üzerinden” sunulmasına. Buna kimsenin karşı çıktığı yok; aksine bir albümün içerdiği tüm lezzetleri bir Last FM player’ı ile tadabiliyorsunuz. Şimdilik plak şirketleri de bu yeniliğin önünü kapatmaya çalışmıyor. Çünkü artık herkes teknolojinin paylaşıma yönelik atağının farkında ve önüne geçme akılsızlığında bulunmuyor. Medya paylaşımı için hergün yeni bir haber duyuran cep telefonu teknolojisinden tutun da, derimizin altına yerleştirebileceğimiz broadcasting sistemlerine kadar paylaşım pompalanıyor.</p>
<p>Bütün bunların sonucunda bize kalan tek sosyal çaba ise, müzik zevkimizi ve seçimlerimizi insanlarla iletişim kurmak için Last FM’e bağışlamak oluyor. Sonrasını Last FM bizim için kategorize ediyor zaten. Tıpkı blogging gibi ya da tıpkı matchmaking gibi birileri kimi “yazılım”larla bizler için çalışıyor, Last FM’in çıkış sorusu olan “ne dinlersin?” ise sosyal toplumda tuzla buz oluyor.</p>
<hr />
<p><small>© <a href="Muhteviyat: Yazarlar birliği.">Muhteviyat: Yazarlar birliği.</a> | <a href="http://muhteviyat.com/feed/">RSS</a> | 
</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://muhteviyat.com/musiki/muzik-dinlemek-ya-da-dinlememek-iste-butun-mesele-bu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<enclosure url="http://muhteviyat.com/files/2011/12/lastfm-150x150.jpg" length="6572" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>Vampirizm</title>
		<link>http://muhteviyat.com/yasam/vampirizm/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=rss</link>
		<comments>http://muhteviyat.com/yasam/vampirizm/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Nov 2011 17:20:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Zeynep Alpaslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Baudelaire]]></category>
		<category><![CDATA[blade]]></category>
		<category><![CDATA[buffy the vampire slayer]]></category>
		<category><![CDATA[dracula]]></category>
		<category><![CDATA[Le Vampire]]></category>
		<category><![CDATA[vampire hunter]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://muhteviyat.com/?p=2425</guid>
		<description><![CDATA[
Vampir mitleri her geçen gün değişiyor, vampirizm kuralları alt üst oluyor. Ama “güneşte parlayan vampir mi olurmuş” demek yerine, bu heyecan verici değişimin altında yatan anlamları görmeye çalışmakta fayda var. Nelerin değiştiği kadar, nelerin aynı kaldığı da önemli. Vampirliğin özünü kavrayanlar, sarımsak meselesine bu kadar takılmayacaklardır. Blade, Vampire Hunter D ve Dampyr gibi melezler ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><img class="alignnone size-full wp-image-2428" title="vampirs" src="http://muhteviyat.com/files/2011/11/vampirs1.jpg" alt="" width="615" height="230" /></div>
<p>Vampir mitleri her geçen gün değişiyor, vampirizm kuralları alt üst oluyor. Ama “güneşte parlayan vampir mi olurmuş” demek yerine, bu heyecan verici değişimin altında yatan anlamları görmeye çalışmakta fayda var. Nelerin değiştiği kadar, nelerin aynı kaldığı da önemli. Vampirliğin özünü kavrayanlar, sarımsak meselesine bu kadar takılmayacaklardır. Blade, Vampire Hunter D ve Dampyr gibi melezler ve çocuk doğuran, geleceği gören vampirler, ‘vampir’ algımızı uzun zaman önce değiştirdi. Yine de, bir kez daha deneyelim: Bir an için, onun gerçekleri yazdığını varsayalım. Bir an için, onun ‘melek yüzlü şeytan’la gerçekten tanıştığını kabul edelim. Ve inanalım: Çünkü kökleri Lilith’e uzanan vampir efsanesi, tek bir beyefendinin şiiriyle, hiç bu kadar gerçekçi görünmemişti.Baudelaire, Le Vampire bize onlar hakkında bilmemiz gereken her şeyi anlatıyor:</p>
<p style="text-align: center;"><em>“Sen ki bir hançer gibi<br />
</em><em>Sızlayan kalbime daldın<br />
</em><em>Sen iblisler gibi güçlü<br />
</em><em>Çılgın ve süslü geldin.”</em></p>
<p><em> </em>Vampir korkusu, ölüm korkusu değildir. Vampir, yaşama ya da ölüme ait değildir. Genç ve ölümsüzdür. Kurbanlarına vadettiği kanlı bir acı değil, kanlı bir zevktir. Vampirin dişlerini geçirdiği kurban, çoğu zaman başını geriye atıp gözlerini kapatır ve yarı aralık dudaklarında, şehvetli bir gülümseme belirir. Vampir korkusu, baştan çıkarılmanın korkusudur. Ve vampir çoğu zaman hem korkulan, hem de arzulanan bir figürdür. O kadar güzeldir ki, kalpleri sızlatır.Televizyon tarihinin en çekici ‘ruh sahibi’ vampir karakterlerinden Angel, karizmatik bir gülüşle “Le Vampire”yi okuyarak eski günleri yadeder. Baudelaire’le ‘oynadığı’, onu çıldırtığı zamanları. Angel (Angelus) sıkılıp gitmiş ama Baudelaire onu unutamamıştır. Ve sonunda, ileride Kötülük Çiçekleri’nde yer alacak olan bu şiiri yazar. Şair, baştan çıkarılmış ve bundan zevk almıştır. Ama fantezilere fazla kapılmadan önce, şu “güçlü, çılgın ve süslü” meselesine geri dönelim:</p>
<p><img style=' float: left; padding: 4px; margin: 0 7px 2px 0;'  class="alignleft size-full wp-image-2441" title="Vampire-Killing-Kit" src="http://muhteviyat.com/files/2011/11/Vampire-Killing-Kit-01.png" alt="" width="280" height="271" />Aristokrasi! Sarımsak, tabii ki ‘alt tabaka’nın besinidir. Vampirler, besin zincirinin en tepesinde yer alırlar. Aynada görünmezler, sinsidirler. Haçtan ve kutsal sudan korkarlar, çünkü şeytanın tarafındadırlar. Kızdıklarında ya da acıktıklarında vampir yüzüne bürünürler, iki yüzlüdürler. Yanık ten, halka özgüdür, onlar güneşe çıkmazlar, çıkarlarsa ölürler. Geceleri yarasaya dönüşüp, sisler içinde kaybolabilirler. Tabutta uyurlar. Bazıları uçabilir. Hiçbirinin vicdanı ya da ruhu yoktur. Fırfırlı gömlekleriyle, kol düğmeleriyle, kadife ceketleriyle, çok güzel, çok zengin ve çok süslüdürler. Tabii ‘zamane kızları’ için modası geçmiş bir şey bu. Buffy the Vampire Slayer’da Spike, Drakula’nın süsleriyle, şatosuyla ve kibar aksanıyla dalga geçer ve ‘bana hala on dolar borcu var, önce onu ödesin’ der. En azından, 18. yüzyılda durum böyleydi.</p>
<p>18. yüzyılda vampirler, Alman şiirinin erotik figürleri olarak varlıklarını sürdürdüler. Yüzyılın sonlarına doğru İngiliz şiirinde de popüler oldular, ama 1818’de İsviçre’de yapılan o meşhur ‘toplantı’ya kadar, onları –o zamanlar ‘kadın işi’ denilip küçümsenen roman türüyle- ölümsüzleştirmek kimsenin aklına gelmedi.</p>
<p><img style=' float: right; padding: 4px; margin: 0 0 2px 7px;'  class="size-full wp-image-2430 alignright" title="Lord Byron" src="http://muhteviyat.com/files/2011/11/10qvx3n.png" alt="" width="275" height="335" />Tıpkı Ken Russell’in 1986 tarihli filmi Gothic’te anlattığı gibi, bir göl kenarında, muhteşem bir malikanede toplandılar. Shelley, Byron ve Doktor Polidori. Absent eşliğinde anlatılan hikayelerden sonra, Mary Shelley, Frankenstein’ı yarattı. Ama o gecenin bir önemi daha vardı: Bir süredir vampirlerle ilgili saplantılı şiirler yazan İngiliz şair Lord Byron, doktorunun kanına girmeyi başardı ve sonunda Polidori, The Vampyre’yi yazdı. Polidori’nin hayat verdiği ve ilk modern vampir olarak kabul edilen Lord Ruthven karakteri, gücüyle, çılgınlığıyla ve süsüyle, Lord Byron’un ta kendisiydi. Vampirlere inananlar, ‘tehlikeli ve çılgın şair’ Byron’un hala aramızda dolaştığını kolaylıkla düşünebilirler.</p>
<p>Polidori’nin vampir romanı, neo-gotik türünün başlangıcı oldu ve arkası su gibi geldi. Ancak sonraları Bram Stoker’in de editörlüğünü yapacak olan Sheridan le Fanu’nun Carmilla’sındaki lezbiyen vampirler çabuk unutuldu ve –herkesin diline doladığı Romanya prensi Kazıklı Voyvoda-Vlad Tepeş dışında- bilinen ilk vampirin bir kadın olmasına rağmen, vampirler karşımıza uzun bir süre ‘çekici ve kötü’ erkekler olarak çıkmaya devam ettiler. Bunun sorumlusu, Drakula’ydı.</p>
<p style="text-align: center;"><em>“Horlanmış yalnız ruhumdan<br />
Yatağını sermeye bak<br />
Zincire vurulmuş gibi<br />
Sevip bağlandığım alçak.”</em></p>
<p>Vampirin baştan çıkarıcılığı, yalnızca ölümsüz-ölümcül olmasında değil, ‘yasak meyve’ olmasında yatar. İleride Buffy, bu yasağı delip Angel’le, Spike’le hatta bir geceliğine, Drakula’yla birlikte olup, Alacakaranlık’taki Bella ve Edward aşkının öncüsü olacaktır ve bu, Lord Ruthven, Kanlı Kontes-Elizabeth (Erzsebet) Bathory ve Kazıklı Voyvoda-Vlad Tepeş kırması Drakula’nın bıraktığı –vampir avcısı Van Helsing hariç- en önemli miras olarak görülmelidir.</p>
<p>Ama bir kadın bir vampire aşık olacaksa, o vampirin sadece ‘kötü’ olması, elbette yetmeyecekti. Çekici ve baştan çıkarıcı olması gerekiyordu, aynı zamanda da sonsuz gençlik-güzellik vaatleriyle dolu olması. Murnau 1922’de Drakula’yı beyazperdeye uyarladı. Sessiz filmin siyah-beyaz vampiri Nosferatu iyiydi, hoştu ama dişleri bir felaketti. Onu mezuniyetinize çağıramazdınız, garip kaçardı. Anne Rice bunun farkındaydı. Bu yüzden, zamanla ön dişler gitti, sivri ve erkeksi köpek dişleri geldi. Uzun tırnakların yerini manikürlü eller aldı. Dağınık saçlar, çarpık gülümsemeler ve romantik döneme özgü tüm ‘dandy’ cazibe unsurları, bir araya geldi ve Anne Rice’nin vampirleri, yetmişli yıllara damgasını vurdu.</p>
<p>Rice’nin Vampir Günceleri’ndeki ölümsüz erkekler, kıllarını bile kıpırdatmadan kadınları baştan çıkarıyorlardı. İşkence görmüş ‘düşmüş’ vampir (Vampirle Görüşme’de çöplüklerde dolaşıp fare avlayan Brad Pitt), şefkat ve şehvet duygularını aynı anda tetikleyen bir yasak meyveydi. Bir ‘ruh’la lanetlenmiş Angel, çıplak ve yaralı bedenini çekingen bakışlarla teşhir ederken, ‘kötü’ vampir Spike, “İnsanlar hala bu Anne Rice saçmalıklarına kanıyor mu?” diyordu. Tabii ki kanıyorduk. Laurell Hamilton’un vampir avcısı Anita Blake hiçbir şeyi alt üst etmiş filan sayılmazdı. Ama hala bir şeyler eksikti. Angel kendi seçimiyle ‘iyi’ olmamıştı, sürekli acı çekiyordu ve karanlık tarafın cazibesine kapılıp da Angelus’a dönüşmediği zamanlar dışında, arzulanmayı reddeden, biraz fazla dostane bir tarafı vardı. Daha kötü, daha çekici, daha eğlenceli bir ‘iyi’ye ihtiyaç vardı. Spike. Kendi isteğiyle ‘ruh’unu kazandı, sevdiği kadın için ‘dünyayı kurtarmak’ gibi fedakarlıklar yaptı ve arzularını hiçbir zaman gizlemedi. Kilisede –tabii ki çıplak- bedeniyle sarıldığı dev haç onu yakarken bile halinden memnundu. Bir kadın başka ne isteyebilir?</p>
<p style="text-align: center;"><em>“Nasıl kumarbaz kumara<br />
Nasıl şişesine sarhoş<br />
Nasıl kurtlarına bir leş<br />
Bağlandıysa. –lanet sana.”</em></p>
<p>Baudelaire, Angelus’un sadece kaşına gözüne bağlanmamıştı belli ki. Her yazarın vampirlik kurallarını baştan yazdığı şu günlerde vampirlere yüklenen anlamlar –kaçınılmaz bir biçimde- 18. yüzyıl erotizminin (cinsel birleşmenin ya da şehvet düşkünlüğünün sonucu olarak ‘veba’) dışına taşıyor. Uyuşturucu bağımlılığı (yine Buffy’den örnek vereceğim) vampirizmin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Buffy’nin sevgilisi Riley, sistemdeki kara delikleri görüp ordudan ayrıldıktan sonra kendini ‘uyuşturucu’ya veriyor: Gecelerini bir batakhanede, kendini –çoğunlukla bileklerini- vampirlere ısırttırarak geçiriyor ve her küçük ‘doz’ ısırıkla göz bebekleri biraz daha küçülürken, kendinden geçiyor. Tabii seksenli yılların kült filmlerinden Lost Boys’taki Kiefer Sutherland’i de es geçmek olmaz.</p>
<p><img style=' float: left; padding: 4px; margin: 0 7px 2px 0;'  class="size-full wp-image-2431 alignleft" title="Elizabeth Bathory" src="http://muhteviyat.com/files/2011/11/3828abc75aa3038d7652245ecc06c6b1_1279743988.jpeg" alt="" width="274" height="343" />Ama bağımlılık türlü türlü olabilir. Tüketim, en büyük zaaftır. Buffy’de vampirler, insanları kaçırıp bir fabrikaya götürüyorlar. Seri üretim kan.</p>
<p>Kapitalizmin tükettiği, aslında biziz, deniyor. Bir tüketim nesnesi olarak ‘vampir’ ise, Alacakaranlık’ta karşımıza çıkıyor. Ama bundan önce, Macar kontesi Elizabeth Bathory’i analım…</p>
<p style="text-align: center;"><em>“Özgürlüğüm boynuna<br />
Bir pala insin istedim<br />
Alçaldım kalleş zehire<br />
Bana bunu ödet istedim.”</em></p>
<p>‘Kanlı Kontes’i altı yüzden fazla genç-bakire kızı öldürmeye iten, gençlik saplantısıydı. Kızların kanının cildine iyi geldiğine ve onu gençleştirdiğine inanıyordu. Zamanla saplantısı büyüdü, buna bağımlı hale geldi. Ve kendini, gerçek bir vampire dönüştürdü.</p>
<p>Bathory’inin arzusu bugün bir sektöre hayat vermiş olabilir, ancak burada sözü edilen, başka türlü bir şey. İçten ya da dıştan, hiç yaşlanmamak. Doğu Avrupa topraklarından doğan bir mit, Amerikan kültürüne uyarlandığında, gençliğin en büyük erdem – ve tüketim malzemesi- olması da kaçınılmaz. Debussy dinleyen, yüksek sanat düşkünü, bol diplomalı zengin çocukları bu kadar cazip kılan nedir? Stephanie Meyer’in kitaplarının –ve filmin- tek özelliğinin, liseli aşıklardan birinin vampir (ama ‘doğru dürüst bir vampir’ bile değil) olması doğru değil. Alacakaranlık’taki ‘vampirlik’, gençlik, güzellik ve zayıflık saplantısı olan bir kültürün hastalıklarına, anoreksiya/blumia nevroza’ya işaret ediyor. Hiç yemek yemeyen bu çok ‘cool’ çocuklar, güzel giyinip, güzel arabalara biniyorlar. Esas oğlan Edward ise, güneşin altında ‘manyak elmaslar gibi’ parlıyor. Neden olmasın? Sonuçta en değerli tüketim/arzu nesnelerinden biri olan pırlanta, kan dökülerek elde edilir.</p>
<p>‘Vampir’in bu kadar çok yan anlamı varken, yüzyıllardır başı çeken altmetnin –cinselliğin- artık ‘metnin kendisine dönüşmesi’ de kaçınılmaz. Yine Buffy’den bir sahne:</p>
<p>İnsanları ısırmaması için kafasına çip takılan ama bundan habersiz olan ‘kötü vampir’ Spike, Buffy’nin arkadaşı Willow’un odasına gelir ve onu ısırmaya çalışır. Başaramaz ve –kaba bir özetle- şunlar konuşulur:</p>
<p><strong>Willow:</strong> Bu her vampirin başına gelir…<br />
<strong> Spike</strong>: Benim değil!<br />
<strong> Willow: </strong>Benim yüzümden, değil mi? Ben vampirlerin dişlerini geçirmek istediği türden bir kız değilim. Daha çok “benim kızkardeşim gibisin” dedikleri türden biriyim.</p>
<p>Ve Le Vampire’ye dönecek olursak:</p>
<p style="text-align: center;"><em>“Heyhat! Zehir de pala da</em><em>Hafife aldılar beni.<br />
</em><em>Dediler: Pis bir kölesin,<br />
</em><em>Kurtarmaya değmez seni<br />
</em><em>Budala! Çabalarımız<br />
</em><em>Seni ondan kurtarsa da<br />
</em><em>Hortlayıp öpücüklerden<br />
</em><em>Doğacak bir vampir daha.”*</em></p>
<div>
<p>Yeraltı kulüplerinde takılıp, umutsuzca vampire dönüştürülmeyi –kurtarılmayı- bekleyen Goth’lardan söz ediliyor. İnsanlar vampir, vampirler insan olmak istiyor. İnsanların vampirlere olan hayranlığı, vampirliğe geçiş töreni kurallarını (bir vampirin önce kanınızı içmesi ve sonrasında, siz ölmeden hemen önce size kendi kanını içirmesi gerekir) hala ayakta tutuyor. Vampirliğinden acı çeken modern vampir ise, güneşlenmeyi, yemek yemeyi ve sonunda ‘kız’a sahip olmayı arzuluyor. Bu arada, değişimin kaçınılmaz bir sonucu olarak, popüler kültürde iz bırakmış vampir kişilikler ve ‘kadınları’, hayranları tarafından yeniden eşleştiriliyor. Belki ileride sadece bu konu üzerine bir çok postmodern vampir kitabı yazılacak ama şimdilik, kulağa garip geliyor: Lestat, Spike’ye ‘serseri’ derdi, Buffy Edward’ı çocuksu bulurdu, Elizabeth Bathory ise, Bella’nın kanında yıkanmak isterdi muhtemelen…</p>
<p>Son bir not: Konuyla ilgili daha fazla bilgi için, geçtiğimiz senelerde Independent Scholars’ın girişimleriye İstanbul’da düzenlenen Buffyverse (Buffy the Vampire Slayer evreni) konferansının metinlerine bakılabilir.</p>
<p dir="ltr">*Baudelaire, Kötülük Çiçekleri, Erdoğan Alkan çevirisi.</p>
<pre>Bu yazı Radikal Kitap’ta yayımlanmıştır.</pre>
</div>
<hr />
<p><small>© <a href="Muhteviyat: Yazarlar birliği.">Muhteviyat: Yazarlar birliği.</a> | <a href="http://muhteviyat.com/feed/">RSS</a> | 
</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://muhteviyat.com/yasam/vampirizm/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<enclosure url="http://muhteviyat.com/files/2011/11/vampirs-150x150.jpg" length="7184" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>Bir Amerikan İkonu, Scott Fitzgerald</title>
		<link>http://muhteviyat.com/yasam/cennete-giden-yol/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=rss</link>
		<comments>http://muhteviyat.com/yasam/cennete-giden-yol/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jul 2011 11:24:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Hanioğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Francis Scott Fitzgerald]]></category>
		<category><![CDATA[This Side of Paradise]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://muhteviyat.com/?p=2414</guid>
		<description><![CDATA[﻿

` En zengin erkeğin istediğinde en güzel kızı elde ettiği, bir geliri bulunmayan sanatçının yeteneğini bir düğme imalatçısına satmak zorunda olduğu sistemden bıktım usandım.`

(...)Devamını oku &#124;  © Umut Hanioğlu &#124; 
 Edebiyat,  Yaşam &#124; 2011 

© Muhteviyat: Yazarlar birliği. &#124; RSS &#124; 

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-2415" href="http://muhteviyat.com/yasam/cennete-giden-yol/attachment/scottf/"><img class="size-full wp-image-2415 alignnone" title="scottf" src="http://muhteviyat.com/files/2011/07/scottf.jpg" alt="" width="615" height="230" /></a>﻿</p>
<blockquote>
<div>`<em> En zengin erkeğin istediğinde en güzel kızı elde ettiği, bir geliri bulunmayan sanatçının yeteneğini bir düğme imalatçısına satmak zorunda olduğu sistemden bıktım usandım.`</em></div>
</blockquote>
<div>(...)<br/><a href="http://muhteviyat.com/yasam/cennete-giden-yol/">Devamını oku</a> |  © <a href="umuthanioglu">Umut Hanioğlu</a> | 
<a href=" Edebiyat,  Yaşam"> Edebiyat,  Yaşam</a> | 2011 </p>
<hr />
<p><small>© <a href="Muhteviyat: Yazarlar birliği.">Muhteviyat: Yazarlar birliği.</a> | <a href="http://muhteviyat.com/feed/">RSS</a> | 
</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://muhteviyat.com/yasam/cennete-giden-yol/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
	<enclosure url="http://muhteviyat.com/files/2011/07/scottf-150x150.jpg" length="9446" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>Beyin Dalgalarıyla Oyun Oynamak</title>
		<link>http://muhteviyat.com/bilim/beyin-dalgalariyla-oyun-oynamak/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=rss</link>
		<comments>http://muhteviyat.com/bilim/beyin-dalgalariyla-oyun-oynamak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Jun 2011 16:01:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Demirci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[beyin dalgaları]]></category>
		<category><![CDATA[EEG]]></category>
		<category><![CDATA[emotiv]]></category>
		<category><![CDATA[epoc]]></category>
		<category><![CDATA[hans berger]]></category>
		<category><![CDATA[neurosky]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://muhteviyat.com/?p=2382</guid>
		<description><![CDATA[
İnsanlar uzun süre fareler, “joystick”ler, klavyeler, mikrofonlar, dokunmatik yüzeyler aracılığıyla  bilgisayarlarla iletişim kurmanın yollarını aradı. Fakat tüm bu arayüzler, kas sisteminin hareket ettirilmesine dayalıdır. Oysa her zaman böyle olmak zorunda değildir. Bazen hiç umulmadık bir ölçüm, farkında olmadığımız verilerin ortaya çıkmasını sağlayabilir. İşte o zaman da görünmez veriler, örneğin beyin dalgaları, EEG (Elektroensefalografi) cihazlarının gelişmesiyle nesne kontrolünden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://muhteviyat.com/files/2011/06/emotiv_11.jpg" rel="lightbox[2382]"><img class="alignnone size-full wp-image-2381" title="emotiv_1" src="http://muhteviyat.com/files/2011/06/emotiv_11.jpg" alt="" width="615" height="230" /></a></p>
<blockquote><p>İnsanlar uzun süre fareler, “joystick”ler, klavyeler, mikrofonlar, dokunmatik yüzeyler aracılığıyla  bilgisayarlarla iletişim kurmanın yollarını aradı. Fakat tüm bu arayüzler, kas sisteminin hareket ettirilmesine dayalıdır. Oysa her zaman böyle olmak zorunda değildir. Bazen hiç umulmadık bir ölçüm, farkında olmadığımız verilerin ortaya çıkmasını sağlayabilir. İşte o zaman da görünmez veriler, örneğin beyin dalgaları, EEG (Elektroensefalografi) cihazlarının gelişmesiyle nesne kontrolünden oyun sektörüne kadar makinelere müdahele edebilmeye imkân sağlar.</p></blockquote>
<p>Beyin dalgalarının keşfi 1924 yılına dayanır, fakat Hans Berger’i bu meraka sürükleyen çok önceleri yaşadığı garip bir deneyimdir. Hans Berger, astronomi eğitimi sırasında okulu yarıda bırakıp askeri bir göreve başlamaya karar verir. Bir gün, süvarilerle birlikte antrenman yaparken Berger’in atı şahlanır ve tam da topçunun önüne tehlikeli bir şekilde düşer. Ciddi bir zarar almasa da, titreyerek olayın şokunu atlatmaya çalışırken, çok uzaklarda olan kız kardeşi aynı anda onun tehlikede olduğunu sezip babasına telgraf göndermeleri için ısrar etmektedir. Berger, kız kardeşinin sezgilerinden fazlasıyla etkilenir ve telapatiye takıntılı bir ilgi duymaya başlar.</p>
<p>1897 yılında Jena Üniversitesi’nde doktorasını tamamlar ve 1906 yılında profesör olup üniversitenin psikiyatri ve nöroloji kliniğinin başına getirilir. Uzunca bir süre insan beyni üzerinde ölçümleme yaparak sağlıklı verilere ulaşmanın yollarını arar. 1924 yılında, Hans Berger insan beyninden ilk kez EEG (elektroensefalografi) kayıtlarını almayı başarır ve bu kayıtlar sayesinde beyinde birden fazla dalga boyu olduğunu da keşfeder. Berger ilk olarak, insanın rahatlamışken ve gözlerini kapattığında yaydığı 8-12 Hz arasındaki Alfa frekansını bulur. Bu dalga, aynı zamanda Berger Dalgası olarak da bilinir.  Berger’in ilk kayıt cihazı oldukça ilkeldir. Kayıt alabilmesi için, hastaların kafalarına gümüş teller yerleştirmesi gerekir ki, bu da oldukça zahmetli bir yöntemdir. Günümüzde bu teller çok daha gelişmiş alıcılara dönüştürülmüştür. Berger, yerleştirdiği bu gümüş alıcıları Lippmann Capillary Elektrometre’ye bağlar, fakat istediği sonuçlara bir türlü ulaşamaz.</p>
<p>Daha sonradan piyasaya çıkan Siemens’in galvanometresi voltun 10.000’de biri gibi çok daha kesin sonuçları ortaya çıkardığında, beynin sır kapıları aralanmaya başlar. Berger, elde ettiği verileri beyin hasarı yaşayan hastalarını analiz etmek amacıyla kullanır. Fakat, basit etkileşimler için beyin dalgalarından tam anlamıyla yararlanılması 1970’li yılları bulur. Beyin dalgarıyla kontrol meselesine en çok ilgi gösteren Amerikan hükümetinin Gelişmiş Araştırma Projeleri Ajansı (ARPA) olur. Vizyonları, askeri görevler esnasında beyin dalgalarıyla makineleri yönetebilmektir. Dolayısıyla, bu alanda en çok yatırım yapanlardan biri de yine ARPA olur.</p>
<h2><a rel="attachment wp-att-2383" href="http://muhteviyat.com/bilim/beyin-dalgalariyla-oyun-oynamak/attachment/ukj_psy_hist_pers_berger-hans_07/"><img style=' float: left; padding: 4px; margin: 0 7px 2px 0;'  class="size-full wp-image-2383 alignleft" title="Hans Berger" src="http://muhteviyat.com/files/2011/06/UKJ_Psy_Hist_Pers_Berger-Hans_07.jpeg" alt="" width="320" height="240" /></a><span style="font-weight: normal;">BBA (Beyin Bilgisayar Arayüzleri) Nedir?</span></h2>
<p>BBA (Beyin Bilgisayar Arayüzleri), beyin dalgalarıyla makineler arasında iletişim sağlayabilecek cihazların tümüne verilen isimdir. Bu cihazlar sayesinde, beynin ürettiği sinyaller örüntü ve sınıflandırma yöntemiyle kolaylıkla analiz edilebilir. Fakat, beyindeki 100 milyar sinir hücresinin birbiriyle ilişkisini anlamak ya da zihnin çalışma ilkelerini taklit edebilmek için gelişmiş bilgisayarların tarih sahnesine girmesini beklemek gerekecektir.</p>
<p>Beyin Bilgisayar Arayüzü kavramını tarihte ilk kullanan 1973 yılındaki çalışmasında EEG sinyallerini algılayıp örüntüler üzerinden çözümleme yapılabileceğini ortaya koyan Los Angeles’taki Kaliforniya Üniversitesi’nde (UCLA) bilgisayar bilimleri profesörü Jacques J. Vidal olur. Vidal, EEG sinyallerini analiz ederek belirli veriler üzerinden bilgisayara hareket komutları verebilen bir sistem tasarlamıştır.</p>
<p>1970’li yıllarda Kaliforniya Üniversitesi’ndeki Ulusal Bilim Vakfı ve ARPA’nın desteğiyla beyinbilgisayar arayüzlerine dair ciddi araştırmalar başlatılır. Beyin dalgalarını okuyabilmek, özellikle duyma, konuşma ve hareket bozukluğu yaşayanlar için umut vaat eden bir yöntem olur. Beynin, sonradan yerleştirilen alıcılara yanıt verebilmesi ve esnekliği (plastisitesi) sayesinde uyum sağlayarak doğal işlemlerini sürdürebilmesi, bu alanın hızla gelişmesine de imkân tanır. Nöroprostetik ( beynin içerisine yerleştirilen protezler ) cihazların insan beynine yerleştirilerek kullanılması ise 1990’lı yılları bulur.</p>
<h2>Maymunlar, Robot Kolları Kontrol Ederken</h2>
<p>Motor davranışları kontrol eden motor korteks nöronlarının uyarılması için beynin işlevlerinin de keşfedilmesi gerekir. Bu nedenle, beyne yaklaşırken disiplinlerarası tarihsel gelişime ihtiyaç duyulması da kaçınılmazdır. 1980’li yıllarda John Hopkins Üniversitesi Bilişsel Bilimler Merkezi’nin yöneticisi profesör Apostolos Georgopoulos, resus maymunları üzerinde motor kortekse dair birçok deney gerçekleştirir. Amacı maymunların motor korteks nöronları ve elektriksel tepkileri arasındaki matematiksel ilişkiyi bulmaktır.</p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="349" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/wxIgdOlT2cY?fs=1&amp;hl=en_US&amp;rel=0" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="349" src="http://www.youtube.com/v/wxIgdOlT2cY?fs=1&amp;hl=en_US&amp;rel=0" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p>Georgopoulos, maymunların kollarını hareket ettirdikleri yönün aslında bir kosinüs fonksiyonuna bağlı olduğunu ortaya çıkarır. Aynı zamanda, dönemin teknik olanakları beynin tek bir bölgesinden kayıt almaya imkân tanımasına rağmen, motor davranışların beynin farklı bölgelerine dağılmış nöron grupları tarafından kontrol edildiğini ortaya atan ilk bilim insanıdır.  1990’lara gelindiğinde, BBA üzerine çalışmalar da hız kazanır. Hem teknolojik imkânların el vermesi, hem de beyne dair verilerin güçlenmesiyle motor davranışların ve görme sistemlerinin keşfine dair çok önemli atılımlar gerçekleşir. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden sinirbilim profesörü Richard Andersen, Brown Üniversitesi’nden sinirbilim profesörü John Donoghue, Neural Signals Inc. şirketinin kurucu ve yöneticisi Philip Kennedy “maymun düşüncesini okumak” fikriyle öne çıkan Brezilyalı bilimci Miguel Nicolelis ve Minnesota Üniversitesi’nden nörobiyoloji profesörü Andrew Schwartz tarafından kurulan araştırma grupları, karmaşık motor davranışları kontrol eden farklı nöron grupları üzerinde çalışır.</p>
<p>Philip Kennedy ve çalışma arkadaşları maymunlara yerleştirdikleri elektrotlarla ilk kabuk içi (intracortical) beyin-bilgisayar arayüzünü oluşturmayı başarır. Bu çalışmalardan ilham alan Kaliforniya Üniversitesi’nden sinirbilim profesörü Yang Dan ve çalışma arkadaşları, 1999 yılında kediler üzerinde yapılan deneylerde görme işleminin beyindeki nöron karşılıklarını bulur. Algı merkezlerinden biri olarak tanımlanan “talamus” bölgesine yerleştirdikleri elektrotlarla 177 beyin hücresinin retinadan gelen sinyalleri nasıl işlediğine dair çok önemli sonuçlar elde ederler. Deney sırasında kısa filmler gösterilen kedilerin nöron ateşlemeleri kaydedilir.</p>
<p>Matematiksel filtreler kullanan ekip, kedilerin gördüğü hareket eden nesnelerin ve tanımlanabilir sahnelerin şifrelerini çözer.  İnsanlar üzerine benzer sonuçlar, Brezilyalı araştırmacı Miguel Nicolelis’in çalışmalarına dayanır. Beynin büyük bir alanına çoklu elektrotlar yerleştiren Nicolelis, sinyallerin anlamlarını ve neyi temsil ettiklerini bulmayı hedefler. İlk çalışmalarını fareler üzerinde yapan Nicolelis ve çalışma arkadaşları, maymunların robotik kolları kontrol edebileceği ilk beyin-bilgisayar arayüzlerini de oluşturan ekiptir. Çalışmaları, maymunların yakalama ve ulaşma gibi  gelişmiş el yeteneklerini kullanarak, robot kollarını hareket ettirmeye yöneliktir. Böylece maymunların, sadece beyin dalgalarıyla robot kollarını hareket ettirmesine de imkan sağlar.</p>
<h2>BBA Nasıl Çalışır?</h2>
<p>BBA’ların yapılması, beynin yaydığı sinyalleri okuyabilen alıcıların kullanıldığı EEG cihazları sayesinde mümkün olmuştur. Beyinde iki türlü iletişim vardır: Kimyasal ve elektriksel. Her ikisinin de izlenebilir etkileri vardır ve bu verileri EEG aracılığıyla elde etmek de pekâlâ mümkündür. BBA beyindeki elektriksel hareketlerle ilgilenir; bu elektriksel hareketler, nöronların eylem potansiyellerinin tetiklenmesi ve aksonlar boyunca iletilmesi ile ortaya çıkar. Kafatası üzerine yerleştirilen sensörler, beynin içerisinde gerçekleşen bu elektriksel etkinliği tespit edebilir. Fakat bu sinyallerin tespit edilmesi, bir EEG verisinin etkin olarak bir arayüzde kullanılması için elbette  yeterli değildir.</p>
<p>Beyin, bir gürültü havuzudur. Elektriksel aktivitelerden elde edilen veriler, sanılacağı gibi bir fotoğraf makinesiyle elde edilmiş gibi net ve berrak değildir. Aksine, okuması oldukça güç ve müthiş gürültülü dalgalarla karşılaşmak çok olasıdır. Bu nedenle, sinyallerin işlenmesi ve okunabilmesi için bilim insanları çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Örüntü tanımlama ve sınıflandırma adı verilen bu yöntemler, bir önişlem olarak da düşünülebilir. Beyin verisi sinyali alındıktan sonra, bu bilginin içindeki örüntüler tanımlanır ve toplanan verileri çözümlemek için yıllar boyunca geliştirilmiş çeşitli algoritmalar uygulanır. Böylece beyin dalgaları  tanımlanabilir bir veriye dönüştürülür ve çeşitli arayüzler aracılığıyla kullanılabilir duruma gelir.</p>
<h2>Beyin ve Dalga Boyları</h2>
<p>EEG cihazları, beyin dalgalarını frekans aralıklarına göre okur. Bu frekanslar:  <img class="size-full wp-image-2384 alignnone" title="Beyin Dalgaları Şeması" src="http://muhteviyat.com/files/2011/06/Picture-1.png" alt="" width="370" height="477" /></p>
<h2>Beyin Dalgalarıyla Robotik Kontrol</h2>
<p>2000’ler maymunların kontrol kolu kullanarak bir yiyeceğe ulaşabildiği arayüzlerin geliştirildiği dönemler olur. Gerçek zamanlı ya da internet protokolü üzerinden çalışan BBA sayesinde, maymunlar hareket eden kolu görmeseler ya da herhangi bir geri bildirim almasalar da robot kolu istenildiği gibi hareket ettirebilir duruma gelmişlerdir. Bu da açıkdöngülü BBA modellerinin ilk örneklerinin ortaya çıktığı anlamına gelir. Özellikle Kaliforniya-Berkeley Üniversitesi’nde elektrik mühendisliği dalında Asistan Profesör olarak görev yapan Jose Carmena ve çalışma arkadaşları, maymunların robot kolları kullanarak istenilen nesneye ulaşma ve kavramalarını sağlayan sinirsel programlamaları sayesinde, beyin bilgisayar arayüzlerinde çığır açan bir dönemi başlatmıştır.</p>
<p>Aynı dönemde Duke Üniversitesi Nörobiyoloji Bölümü’nde araştırmacı olarak çalışan Mikhail Lebedev de beyin ağlarının ve dudak hareketlerinin okunmasıyla çok daha yeni bir robotik dönemin yolda olduğunun habercisi olur.  BBA teknolojisinin en problemli taraflarından biri, alıcıların beyin sinyallerine dair güvenilir, kesin ve sağlam bilgiler vermekten henüz yoksun olmasıdır. İnsan metabolizmasının değişimi bile bu sinyallerin verilerini etkilemek için yeterli bir sebeptir. Dolayısıyla, önümüzdeki 20 yılda çok daha güçlü alıcıların üretilmesi ve BBA kullanılarak yeni iletişim yöntemlerinin geliştirilmesi öngörülüyor. Fakat şimdilik, laboratuvardan çıkıp halkın tüketimine ulaşan farklı iki cihaz var: Emotiv Epoc ve Neurosky Mindset.</p>
<h2>Emotiv Systems: Epoc Headset:</h2>
<p>Emotiv Systems, EEG teknolojisini kullanarak BBA’lar üzerinde çalışan Avustralya merkezli bir şirket. 2003 yılında sinirbilim profesörü Alan Snyder, yonga tasarımcısı Neil Weste ve teknoloji girişimcisi Tan Le tarafından kuruldu. Özellikle oyun sektörü için çığır açıcı bir teknoloji olarak öne sürdükleri Epoc’un bilim kurgu filmlerini andıran tasarımı, Sydney merkezli, endüstri ürünleri tasarlayan 4Design’a ait. Yüz hareketlerini ve beynin farklı 4 dalgasını algılayabilen Epoc için, aynı zamanda açık kaynaklı uygulama geliştirmek de mümkün.  Epoc’ta 14 elektrot (standart tıbbi EEG cihazının üzerinde 19 adet bulunur) ve kafa hareketlerini ölçmek için bir de jiroskop (gyroscop) var. Cihazın en problemli tarafı, düşüncelerinize uyum gösterebilmesi için bir süre egzersiz yapmanızı gerektirmesi. Epoc,  çeşitli kategorilerde birbirinden farklı veri elde edebiliyor. Bunlar:<br />
<strong><a rel="attachment wp-att-2400" href="http://muhteviyat.com/bilim/beyin-dalgalariyla-oyun-oynamak/attachment/emotiv-epoc-2/"><img style=' float: left; padding: 4px; margin: 0 7px 2px 0;'  class="alignleft size-full wp-image-2400" title="emotiv-epoc-2" src="http://muhteviyat.com/files/2011/06/emotiv-epoc-2.jpeg" alt="" width="300" height="300" /></a><br />
1. Bilinçi Düşünceler:</strong> Farklı 12 hareket düşünüyorsunuz. Bunlar sağ, sol, aşağı, yukarı, ileri ve yakınlaşmak (zoom) olmak üzere 6 farklı yön hareketi ve saat yönüne, saat yönünün tersine, sağa, sola, ileriya ve geriye eğilmek olmak üzere 6 farklı dönüş hareketi. Cihaz ayrıca Mu (µ) frekanslarının da (8-13hz arasındaki dalga boyu)  okunmasıyla görsel sinyali de tanımlayabilme yeteneğine sahip.<br />
<strong><br />
2. Duygular: </strong>Epoc heyecan, sıkıntı, hayal kırıklığı gibi duygu durumlarını da ölçebiliyor. Duyguların isimleri her ne kadar durumu berrak bir şekilde tanımlayamasa da, şimdilik güçlü bir iddia olarak sistemin tanımları arasında yer alıyor. Henüz firma tarafından böyle bir uygulamanın kanıtı gösterilebilmiş değil.<br />
<strong><br />
3. Yüz Hareketleri: </strong>Yüz hareketlerinin okunması, beyin dalgalarının okunmasıyla değil EEG alıcılarının yüz kaslarının hareketlerini tespit edebilmesiyle mümkün oluyor. Epoc kaş ve kirpik pozisyonları, gözün yatay düzlemdeki hareketleri, gülümseme, gülme, yüzü sıkma ve sırıtma gibi hareketleri algılayabiliyor. Emotiv Systems, ürünün bir sonraki sürümüne daha fazla yüz hareketi eklemeyi düşünüyor.<br />
<strong><br />
4. Kafa Hareketleri:</strong> Kafanın döndürülmesini okumak henüz cihazın yetenekleri arasında değil. Ölçme, daha çok kafanın rotası ve bulunduğu noktaya dair yapılabiliyor. Bu da, Epoc’un içine yerleştirilmiş bir jiroskop sayesinde oluyor. Emotiv’in Epoc teknolojisiyle yapabilecekleriniz aslında yepyeni dünyalara açılmanızı sağlayabilir. Onlar her ne kadar oyun endüstrisi üzerine odaklanmış olsalar da, şimdiden cihazı kullanarak müzik yapmak, bulunulan ortamın ışıklarını kısıp açmak dahil olmak üzere birçok deneme yapılmış durumda. Dolayısıyla beyin dalgalarını kullanarak çok çeşitli deneyler yapma imkânı artık evlerimize kadar ulaşmış durumda. Üstelik bunun için çok ciddi bir bilimsel altyapıya da gerek yok. Emotiv Systems dışında, beynin yalnıca farklı 2 dalgasını ölçerek oyun sektöründe isim yapmaya çalışan bir başka firma daha var: Neurosky.</p>
<h2>NeuroSky: MindSet:</h2>
<p>NeuroSky’ın Mindset adını verdiği teknolojisi, Emotiv’in aksine çok daha basit bir tasarıma ve teknolojiye sahip olmasına rağmen, çok büyük bir oyun firmasıyla işbirliği sayesinde piyasada çok daha hızlı adını duyurmuş durumda. Özellikle, StarWars markası altında ürettiği ve alfa-beta dalgaları arasındaki konstrasyona yönelik ölçüm uygulayan “Star Wars Force Trainer” adlı oyuncağıyla yeni nesil çocukların kafasında yer etmeye başladı bile.  <a rel="attachment wp-att-2399" href="http://muhteviyat.com/bilim/beyin-dalgalariyla-oyun-oynamak/attachment/braincontrol2-1/"><img style=' float: left; padding: 4px; margin: 0 7px 2px 0;'  class="alignleft size-full wp-image-2399" title="BrainControl2-1" src="http://muhteviyat.com/files/2011/06/BrainControl2-1.jpeg" alt="" width="266" height="400" /></a>NeuroSky, 2004 yılında San Jose’de Stanley Yang tarafından kurulan, Kaliforniya merkezli bir BBA şirketi.</p>
<p>Bünyesinde iş adamlarından mühendislere, bilim insanlarından araştırmacılara kadar çok çeşitli insanlar çalışıyor. Amaçları da EEG teknolojisini kullanarak hem çok uygun fiyatlara satın alınabilir bir cihaz yaratmak, hem de oyun ve oyuncak sektörüne girerek yeni nesil çocuklara “joystick”ler yerine alternatif bir arayüz sunmak. Şimdilik ürünlerini doğrudan kullanıcılara satmayı düşünmüyorlar. Bunun yerine ürün geliştiricilere ve lisanslı yazılım uygulamacılarına yönelmiş durumdalar. Fakat piyasaya çıkardıkları farklı iki oyuncak aracılığıyla bu ürüne ulaşmak mümkün.</p>
<h3>Neurosky Teknolojisi Mindset Nasıl Çalışıyor?</h3>
<p>ThinkGear, tüm NeuroSky ürünlerinin içinde yer alan ve beyin dalgalarını okumaya yarayan bir teknoloji. Alna yerleştirilen bir alıcı, veriyi işleyen tümleşik bir çipten ve kulakları referans bölgesi olarak alan bir kulaklıktan oluşuyor. İnsanın dikkat ve meditasyon hallerine “eSenses” adını veren Neurosky, beyin dalgalarını ThinkGear çipi sayesinde okuyabiliyor.  ThinkGear’ın içindeki eSenses algoritmaları, beyindeki dikkat ve meditasyon halindeki dalga frekanslarını okuyarak çalışıyor ve aldığı bilgiyi sayısal bir sinyale dönüştürerek işliyor. Sonrasında, sinyaller genellikle bilgisayara olmak üzere çeşitli cihazlara aktarılabiliyor.</p>
<p>Tüm sistemin çalışmasını sağlayan ara birim olan MindSet, aynı zamanda beyin dalgası verilerini (kas hareketleri de dahil olmak üzere) aktarabilme yeteneğine sahip. Bu tür veriler, bir EEG cihazının algıladığı tüm dalga boylarını içeriyor (alfa, beta, teta, gama) ve çoğunlukla ürün geliştiriciler tarafından kullanılıyor.</p>
<p><em>Bu yazı <strong>Bilim ve Teknik </strong>dergisi 2011 Nisan sayısında yayınlanmıştır. Tüm hakları <strong>Bilim ve Teknik</strong> dergisine aittir. </em></p>
<hr />
<p><small>© <a href="Muhteviyat: Yazarlar birliği.">Muhteviyat: Yazarlar birliği.</a> | <a href="http://muhteviyat.com/feed/">RSS</a> | 
</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://muhteviyat.com/bilim/beyin-dalgalariyla-oyun-oynamak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<enclosure url="http://muhteviyat.com/files/2011/06/emotiv_1-150x150.jpg" length="4320" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>Gelin birlikte tükürelim böyle sanatın içine!</title>
		<link>http://muhteviyat.com/sanat/gelin-birlikte-tukurelim-boyle-sanatin-icine/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=rss</link>
		<comments>http://muhteviyat.com/sanat/gelin-birlikte-tukurelim-boyle-sanatin-icine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Mar 2011 20:05:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Erdem Dilbaz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[kavramsal sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://muhteviyat.com/?p=2345</guid>
		<description><![CDATA[

Pazarlama her iş için geçerli. İnkâr eden yok. Ancak sanat sektörü burun kıvırdığı diğer özel sektörler kadar dahi dikkat etmiyor, özen göstermiyor ürünlerine. Alıcısı kısıtlı, izleyicisi alımlı sanat camiamızın müşteri garantili işlerine siz de girmek istiyorsanız hazır metinlerimizi kullanın.


Bundan 9 ay kadar önce karşı mahallenin çocuğu Erkin Gören “Yeni Başlayanlar İçin Kavramsal Sanat Tarifleri” yayımladı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-2346" title="kavramsal_erdem" src="http://muhteviyat.com/files/2011/03/kavramsal_erdem.jpg" alt="" width="600" height="250" /></p>
<blockquote>
<div id="_mcePaste">Pazarlama her iş için geçerli. İnkâr eden yok. Ancak sanat sektörü burun kıvırdığı diğer özel sektörler kadar dahi dikkat etmiyor, özen göstermiyor ürünlerine. Alıcısı kısıtlı, izleyicisi alımlı sanat camiamızın müşteri garantili işlerine siz de girmek istiyorsanız hazır metinlerimizi kullanın.</div>
</blockquote>
<div>
<p>Bundan 9 ay kadar önce karşı mahallenin çocuğu Erkin Gören <a href="http://muhteviyat.com/sanat/yeni-baslayanlar-icin-kavramsal-sanat-tarifleri/" target="_blank">“Yeni Başlayanlar İçin Kavramsal Sanat Tarifleri” </a>yayımladı. Tarifler; kendi kısıtlı imkânlarıyla evlerinde sanat yapmak isteyen insanların başucu blog yazısı oldu. Eleştiriler aldı da boşuna çene yoruldu. Erkin’e hak vermeyi geçtim az bile yaptığı.</p>
<p>Bora Akıncıtürk de <a href="http://www.bananemag.com/?p=3969" target="_blank">Banane Magaziné’</a>e verdiği röportajda Türkiye’de çok fazla kural ve sanatı moda olarak gören insanlar olduğundan bahsetmiş. Doğrudur; trend olan makine parçaları kullanmaksa o da var, ulusal bir partinin gençlik kolunun dahi yaptığında kendine genç sıfatını yakıştırdığı stencil (şablonlu boyama) de var bu sanat dedikleri şeyin içinde. Yalnız bir şeye dikkat edelim; bu eleştiri sektörleşme süreci çoktan başlamış büyükşehirler için geçerli olabilir. Yoksa Anadolu’da sanat anlayışı İstanbul’dakini acımasızca sollayıp geçiyor. Hatta Anadolu’daki hareketler için bir arşivleme çalışması da başlatılmış, sonra nedense yarıda bırakılmış: <a href="http://www.directlinkproject.org/" target="_blank">http://www.directlinkproject.org/</a></p>
</div>
<h3><strong>Bizim sergiye bi metin yazisen?</strong></h3>
<div>
<p>Bu yazının kişisel bir derdi var. O nedenle kendimi özet geçiyorum: Düzenli iş üreten bir ‘sanatçı’ olmadığımdan sektörü besleyen yan partilere ağırlık veriyorum. Kültür endüstrisindeki yönetim eksiğini doldurmaya çalışıp elimden geleni sevdiğim projelere harcıyorum. Bu nedenledir ki yıllardır sergi metinleri yazma konusunda arkadaşlarım ricada bulunur, ben de kırmam, seve seve yazarım. Bahsi geçen sergilerin çoğunu ne görmüşümdür, ne göreceğimdir. Birkaç işin fotoğrafını gönderirler, bir de anahtar kelimeleri verirler. Sonrası bana kalmış; ver Allah ver!</p>
<p>Parametreleri oturmuş (şu şu şu isimler), hamleleri belli (şunu mutlaka açılışa çağırmalı!), risk almaktan uzak (belirli alan dışına çıkmayalım ya Taksim ya Nişantaşı), fonlar ne isterse ona yönelik proje hazırlayan (buna ne diyeceğimi bilemiyorum) sanat yöneticileri ve sanatçılara bir hediyemiz olsun diye farklı sergi içeriklerine yönelik kavramsal sergi metinleri haızrladık. Boşlukları doldurarak siz de kendi serginizi hazırlayabilir, arkadaşlarınıza havanızı atıp çektiğiniz bir çizginin ne menem bir şey olduğunu savunabilirsiniz.</p>
</div>
<h3><strong>Deneysel / Mekanik / Grafik / Naif Karma Sergiler için:</strong></h3>
<div style="text-align: center;">&#8230;&#8230;&#8230;..</div>
<div style="text-align: center;"><em>“Disiplinlerarası ‘Çizgisel’ Yaklaşımlar”</em></div>
<div>Lokasyon:</div>
<div>Açılış tarihi:</div>
<div>Sergi Kapanışı:</div>
<div>Adres:</div>
<div>Telefon:</div>
<p>&#8230;&#8230;.. ; bir grup arkadaşın kişisel çalışmalarını hem birbirleriyle hem de ziyaretçileriyle paylaştıkları disiplinlerarası bir sergidir. Sergide “çizginin” taşıdığı tarihi, bu tarihin çağdaş grafik yaklaşımlarıyla farklı yorumlanışını görecek; sanatçıların anlatımlarını izleyeceksiniz.</p>
<div>
<p>Disiplinlerarası bir tek medyaların çeşitliliğini değil, aynı zamanda üretilme tekniklerinin de çeşitliliğine işaret etmektedir. Sergideki çalışmalar bir araya geldiğinde sanatçılar ve izleyiciler geleneksel / dijital / video / ses / imaj formatlarında temel çizgi anlayışının geçtiği deneysel yolları bir arada görecekler.</p>
<h3><strong>Video İşlerinden Oluşan Karma Sergi:</strong></h3>
</div>
<div style="text-align: center;">&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;</div>
<div style="text-align: center;"><em>“Analog Kaygı, Dijital Sanrı”</em></div>
<p>&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;. (Buraya sergi ismini yazın.);  videonun kendini ses ve görüntü katmanlarıyla sunması üzerine kurgulanmıştır. Alışılmış video tekniklerini araç olarak kullanırken yeni teknolojileri işlerinin konsepti haline dönüştüren &#8230; (Buraya sanatçı sayısını yazın.) sanatçı “&#8230;&#8230;. &#8230;&#8230;.” sergisinde buluşuyor. &#8230;’ye (Buraya video adedini yazın.) yakın video çalışmasını sergi süreci boyunca &#8230;.. &#8230;.. Galerisi’nde izleyebileceksiniz.</p>
<div>
<p>&#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. &#8230;&#8230;&#8230; &#8230;&#8230;.. (Buraya sanatçıların işlerini parlatarak biografilerini yaz.) (Kaç sanatçı varsa çoğalt.)</p>
</div>
<h3><strong>Performans Duyurusu:</strong></h3>
<div style="text-align: center;">&#8230;&#8230;&#8230;.</div>
<div style="text-align: center;"><em>“Masumiyet Karinesi”</em></div>
<p>&#8230;.. &#8230;.. (Buraya sanatçı ismini yazın.) 1980 sonrası toplumsal hafızamıza derinden işleyen &#8230;&#8230; &#8211; &#8230;&#8230; (Buraya kadın – erkek, asker – sivil, insan – makine gibi şeyler yazın.) arasındaki ilişkiyi bedeni üzerinden sorguluyor. Bireyin kendi bedeni üzerinde kurduğu iktidar ile toplum normlarının getirdiği resmi iktidar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları tartışmaya açan sanatçı; çağdaş performans sanatlarının imkânlarını hem kendisi hem de izleyiciler için ortaya döküyor.</p>
<p>&#8230;.  - &#8230;. ilişkisini kamusal alana taşıyan sanatçı aynı zamanda Marina Abramovic’in &#8230;&#8230; tarihli &#8230;&#8230;. performansını tekrardan yorumlayarak aynı aracı kullanıp günümüz problematiklerine çözüm arayacak.  Sanatçı, bedenin sınırları ve avatar’ın sınırsız formları üzerine giderken izleyicilerden kendisine eşlik etmelerini bekleyecek. Sanat tarihi ve modern tarih arasındaki ikilikler üzerine kurgulanan performans &#8230;.. &#8230;.. (Buraya afili bir isim yazın.) festivalinde sergilenmeden önce ilk kez &#8230;..’da!</p>
<h3><strong>Sıfatları iyi bilen müşterinin hasını kapar!</strong></h3>
<p>Evet, şimdilik bu kadar. Emin olun şu elimizdeki 3 metin ile sınırsız kombinasyonlar geliştirebiliriz. Şimdi size bir de bu işin sırrı, metinlerin göz bebeği sıfatları, kelimeleri veriyorum. Bu sıfatları da karakterlerine göre dikkatle serpiştirirseniz ister kalantor, ister hipster, isterseniz de belediye encümenlerine hitap eden ‘başarılı’ bir metin hazırlamış olursunuz.</p>
<p>İşte sıfatlarınız: Kavramsal / Sanatsal / Disiplinlerarası – İnterdisipliner / Toplumsal / Spesifik (evet, direkt Türkçe) / Kollaboratif / Deneysel / Dinamik / İçsel / Pragmatik / Dramatik / Zaman – Mekan / Didaktik / Dialektik / Olağanüstü / Sürreal (evet, bu da Türkçe) / Analog / Cyborg/ Liberal Ekonomik Sistem / Makine / Sanat &#8211; Tasarım – Mimari Anlayışı / Normatif / Kolektif / Bir şey – Bir şey ilişkisi / Geleneksel / Çağdaş / Güncel / Dönemsel / Karakteristik / Özgün / Sorunsal / Problematik / Diyagram / Alengirli / Dolambaçlı / Soyutlama / Tarihi / Prestijli / Simgesel / Tezat / Olgu / İmge / Döngü / Kaos ve tabi ki Metafor!</p>
<p>Sanat camiamıza katkılarınızı bekliyor, Melih Gökçek’le kesiştiğimiz tek söylemle makalemize son veriyorum: Tükürürüm böyle sanatın içine!</p>
<hr />
<p><small>© <a href="Muhteviyat: Yazarlar birliği.">Muhteviyat: Yazarlar birliği.</a> | <a href="http://muhteviyat.com/feed/">RSS</a> | 
</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://muhteviyat.com/sanat/gelin-birlikte-tukurelim-boyle-sanatin-icine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	<enclosure url="http://muhteviyat.com/files/2011/03/kavramsal_erdem-150x150.jpg" length="10942" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>Paris&#8217;te yolunu şaşırmış bir yönetmen</title>
		<link>http://muhteviyat.com/sanat/pariste-yolunu-sasirmis-bir-yonetmen/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=rss</link>
		<comments>http://muhteviyat.com/sanat/pariste-yolunu-sasirmis-bir-yonetmen/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Mar 2011 19:15:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Umut Hanioğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Tüm Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[jacques tati]]></category>
		<category><![CDATA[Jour de Fete]]></category>
		<category><![CDATA[L'Ecole des Facteurs]]></category>
		<category><![CDATA[Mon Oncle]]></category>
		<category><![CDATA[Playtime]]></category>
		<category><![CDATA[postacılar okulu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://muhteviyat.com/?p=2330</guid>
		<description><![CDATA[
Filmin çekimleri 4 yılda tamamlanır. Playtime o güne kadar çekilen en pahalı Fransız filmi olur. Öyle ki, gişede yeterli gelir sağlayamayınca Tati iflas eder, tüm filmlerinin haklarını satmak zorunda kalır.
Jacques Tati durum komedisi filmleriyle ismini duyurmuş Fransız yönetmen, aktör, senaryo yazarı ve yapımcı. Baba tarafından Rus asilzadelerinden Tatishchev ailesine mensup yönetmenin dedesi, Rusya için askeri ataşelik ve generallik yapmış. Genç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://muhteviyat.com/files/2011/03/tati_umut.jpg" rel="lightbox[2330]"><img class="size-full wp-image-2332 alignnone" title="tati_umut" src="http://muhteviyat.com/files/2011/03/tati_umut.jpg" alt="" width="600" height="250" /></a></p>
<blockquote><p>Filmin çekimleri 4 yılda tamamlanır. Playtime o güne kadar çekilen en pahalı Fransız filmi olur. Öyle ki, gişede yeterli gelir sağlayamayınca Tati iflas eder, tüm filmlerinin haklarını satmak zorunda kalır.</p></blockquote>
<p>Jacques Tati durum komedisi filmleriyle ismini duyurmuş Fransız yönetmen, aktör, senaryo yazarı ve yapımcı. Baba tarafından Rus asilzadelerinden Tatishchev ailesine mensup yönetmenin dedesi, Rusya için askeri ataşelik ve generallik yapmış. Genç Jacques Tati ise, profesyonel rugby kariyerini geride bıraktıktan sonra, 1930&#8242;lu yıllarda Paris&#8217;in müzikhollerinde mimik sanatçısı olarak çalışmaya başlar. Aynı dönemde, çektiği kısa film <em>&#8220;L&#8217;Ecole des Facteurs&#8221;</em> (Postacılar Okulu) ve ilk uzun metrajlı filmi <em>&#8220;Jour de Fete&#8221;</em> doğacaktır.</p>
<p>Jacuqes Tati, filmlerinin çoğunda başrolü kendisi oynar. Komik mimikleri ve kasti olarak diğer karakterlerden farklı seçilmiş giyimiyle kendini belli eden bir film kahramanıdır. Mizansenin en ince detayına kadar ayrıntılandırıldığı planlarında, burjuvazinin el üstünde tuttuğu değerleri yererken sevimli ve muzip bir tarz tutturması Tati&#8217;nin filmlerinin başarılı olmasındaki en önemli etkenlerden biridir denebilir.</p>
<p>1907&#8242;de doğup 1982&#8242;de ölen Tati, yönetmenlik kariyeri boyunca sadece altı uzun metrajlı film çekmiştir. Tati&#8217;nin filmlerinde klasik diyalog yok denecek kadar azdır. Olay örgüsünü kahramanın başından geçen komik durumlar ve yan karakterlerin hafif abartılarak komediye ortak olması oluşturur. Fiziksel şakalar da (bir bisikletin fizik kanunlarına aykırı biçimde çok uzun mesafeleri kendi başına katetmesi ve Tati&#8217;nin bisikletin peşinden koşturması gibi) Tati&#8217;nin filmlerinde önemli bir yer tutar.</p>
<p>En bilinen filmleri arasında; şehre gelecek önemli bir şahsiyet için yapılacak şenliğin hazırlığında başrol oynayan -kendi isteği dışında da olsa- postacı rolünü üstlendiği <em>&#8220;Jour de Fete&#8221;</em> (Kutlama Günü, 1949), <em>&#8220;Mon Oncle&#8221; </em>(Amcam, 1958) ve <em>Playtime</em> (1967) sayılabilir. Bu üç filmde de İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı&#8217;yı etkisi altına alan modern yaşam ve verimlilik takıntısı eleştirilir. Jour de Fete&#8217;deki postacı Amerika&#8217;daki postacıların kendisinden çok daha hızlı ve verimli çalıştığını bir filmden öğrenince çevresinin de etkisiyle Amerikalılar kadar hızlı çalışmak hevesine kapılır ama, bu arada posta dağıtırken kullandığı bisikletinden de olacaktır. Mon Oncle&#8217;da ise Tati, bir şirkette genel müdür olan kayınbiraderinin &#8216;modern&#8217; yaşamına ayak uydur(a)mayan, garip ve sevimli amca rolüyle karşımıza çıkar. Kayınbiraderin yeni almış olduğu süs havuzlu villasının grotesk &#8211; veya modern &#8211; mimarisi, artık bir salon kadını olan eşinin kalburüstü komşularını ağırlayışı, ders çalışmak istemeyen canı sıkkın oğlu ve garajdan çıkarken bile tozu alınan Amerikan otomobiliyle hafif gülünç ve sevimli bir &#8217;sonradan görme&#8217; portresi çizen Tati, burjuva yaşamının komik öğelerini de öne çıkarır. Bu filmdeki süs havuzlu villa örneği Tati&#8217;nin Playtime&#8217;da adeta bir başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkan modern mimariyle bir film karakteri olarak ilgilenmesinin ilk ipucunu vermektedir. Ayrıca küçük havuzla ilgili filmde süregiden komik bir esprinin de olduğunu belirtmeden geçmeyelim.</p>
<p><a href="http://muhteviyat.com/files/2011/03/tati-manset2.jpg" rel="lightbox[2330]"><img style=' float: left; padding: 4px; margin: 0 7px 2px 0;'  class="alignleft size-full wp-image-2333" title="tati-manset2" src="http://muhteviyat.com/files/2011/03/tati-manset2.jpg" alt="" width="250" height="305" /></a>Birçoklarınca yönetmenin başyapıtı olan <em>&#8220;Playtime&#8221;</em>, Jacques Tati&#8217;nin 1967&#8242;de yönettiği oldukça deneysel bir filmdir. Tati, o günlerde Paris&#8217;te hiçbir sinemanın gösteremediği 70 mm&#8217;de çekilmiş filmi ile farklı bir sinema anlayışının da öncüsü olur. Filmin klasik bir hikayesi yoktur. Bir kahraman da yoktur. Klasik anlamda diyalog bile yok denecek kadar azdır. Paris&#8217;te havaalanından şirket ofislerinin binalarına, yeni açılmakta olan şık bir restorandan sıkışık şehir trafiğine dolaştırır kamerasını yönetmen. Filmin öyküsünü modern mimariyle yapılmış binalar, şehir hayatının vazgeçilmez öğesi otomobiller, burjuvazinin devam ettiği restoranlardaki insan davranışları &#8211; restoran çalışanları ve müşteriler arasındaki komik anlaşmazlıklar vs. &#8211; oluşturur. Havalimanı ve ofis binalarında soğuk ve kişisellikten uzak mobilyalar &#8211; belki de insanlar &#8211; orada yabancı olanları sersemletir.</p>
<p>Mösyö Hulot (Tati&#8217;nin kendisi), böyle bir yabancıdır ve bir iş görüşmesi için Paris&#8217;tedir. Hulot&#8217;nun bulunduğu ortamda yabancı olduğu sadece kıyafetlerinden bile anlaşılabilir. Renkli çizgili çorapları, bugünlerde moda olan bileklerin biraz üzerinde biten pantolonlar, yana kaykılmış fötr şapkasıyla Hulot, Paris&#8217;te yolunu şaşırmış bir Charlie Chaplin&#8217;i andırır. Tati&#8217;nin modern, devasa binalar &#8211; ofisler ve hükümet binaları &#8211; aracılığıyla &#8216;modernizm&#8217;i eleştirmek istediği, modern hayatın yapaylığını güldürü yoluyla seyirciye hissettirdiğini düşünmek çok yanlış olmayacaktır. Filmde Paris&#8217;le özdeşleşmiş yapılar, Eyfel Kulesi veya Sacre Coeur sadece cam kapıların yansımasında görünür. Yönetmenin amacı bize turistik Paris&#8217;i göstermek değil, modern şehirdir. Hatta arasıra izlediğimiz turizm ofisinde diğer modern şehirlerin ilanları asılıdır: Madrid, New York, Stockholm&#8230; Hepsi aynı binanın fotoğrafıdır, sadece şehir ismi değişir.</p>
<p>Filmin çekimleri 4 yılda tamamlanır. Playtime o güne kadar çekilen en pahalı Fransız filmi olur. Öyle ki, gişede yeterli gelir sağlayamayınca Tati iflas eder, tüm filmlerinin haklarını satmak zorunda kalır. Filmin festivallerde şanslı olduğu söylenemez. Sadece 1969&#8242;da Danimarka&#8217;da verilen Bodil Ödülleri&#8217;nde &#8216;En iyi Avrupa Filmi&#8217; ödülüne layık görülür. Tati, bir sonraki ve son filmini ancak 1971&#8242;de çekebilecektir.</p>
<p>Öyle görünüyor ki, Tati&#8217;yi anlamak ve filmlerinin değerini kavramak çok kişinin becerebildiği bir şey değil. Ne acı ki modern sinemanın dahilerinden biri hakettiği başarı ve övgüyü çoğu gerçek sanatçıda olduğu gibi ölümünden sonra kazanacaktır.</p>
<hr />
<p><small>© <a href="Muhteviyat: Yazarlar birliği.">Muhteviyat: Yazarlar birliği.</a> | <a href="http://muhteviyat.com/feed/">RSS</a> | 
</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://muhteviyat.com/sanat/pariste-yolunu-sasirmis-bir-yonetmen/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	<enclosure url="http://muhteviyat.com/files/2011/03/tati_umut-150x150.jpg" length="8096" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>“Bir ada satın alıp, çalışmalarıma oradan devam edeceğim.”</title>
		<link>http://muhteviyat.com/sanat/cem_dinlenmis/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=rss</link>
		<comments>http://muhteviyat.com/sanat/cem_dinlenmis/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Jan 2011 16:49:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Selin Aktaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[cem dinlenmiş]]></category>
		<category><![CDATA[penguen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://muhteviyat.com/?p=2285</guid>
		<description><![CDATA[
Tarihe ‘kendinden alıntı yapan ilk muhabir’ olarak geçmek pahasına attım bu başlığı. Halbuki Cem Dinlenmiş, bu söylemdeki anlayışın zıttını temsil ediyor. Röportajları spotlarından çözmeye alıştığını bildiğim sevgili okur; bu kez neler olup bittiğini anlayabilmek için, tümünü okuman gerekiyor…
Cem Dinlenmiş, Penguen okuruyla tanıştığında 20 yaşındaydı. O dönemde verdiği tüm röportajlar, haliyle ‘genç yaşına rağmen’ söylemi üzerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_2286" class="wp-caption alignnone" style="width: 610px;  border: 1px solid #dddddd; background-color: #f3f3f3; padding-top: 4px; margin: 10px; text-align:center;"><img class="size-full wp-image-2286" title="cemdinlenmis_1" src="http://muhteviyat.com/files/2011/01/cemdinlenmis_1.jpg" alt="" width="600" height="250" /><p style=' padding: 0 4px 5px; margin: 0;'  class="wp-caption-text">Fotoğraf: Muhsin Akgün</p></div>
<p style="text-align: left;">
<blockquote><p>Tarihe ‘kendinden alıntı yapan ilk muhabir’ olarak geçmek pahasına attım bu başlığı. Halbuki Cem Dinlenmiş, bu söylemdeki anlayışın zıttını temsil ediyor. Röportajları spotlarından çözmeye alıştığını bildiğim sevgili okur; bu kez neler olup bittiğini anlayabilmek için, tümünü okuman gerekiyor…</p></blockquote>
<p>Cem Dinlenmiş, Penguen okuruyla tanıştığında 20 yaşındaydı. O dönemde verdiği tüm röportajlar, haliyle ‘genç yaşına rağmen’ söylemi üzerine kuruluydu. Aradan beş yıl geçti. Yine genç, yine yetenekli ama artık <em>‘Bu çocuğa dikkat!’ </em>klişesinden çok uzakta. Öte yandan ben bu röportajı onun işlerini bir kez daha övelim, başarısını kutsayalım istediğimden talep etmedim. Sadece, 20 yaşında gazetelere röportajlar vermeye başlamış, altı yıllık kariyerine popüler bir mizah dergisinde iki sevilen köşe; bir adet kitap (Penguen’deki aynı adlı köşesinden derlediği bir almanak olan ‘Her Şey Olur’), bir adet kişisel sergi, tişört tasarımından konser afişine, reklam filminden yastık illüstrasyonuna onlarca proje sığdırmış bir sanatçının kendini nasıl değerlendirdiğini merak ettim.<br />
Aynı neslin çocuğu olduğumuz için gönül rahatlığıyla söylüyorum, yerinde olsam<em> ‘Bir ada satın alıp, çalışmalarıma oradan devam edeceğim’ </em>vitesinde sürdürüyordum hayatımı. Sanıyorum bu yüzden, sohbetimiz boyunca Cem’e <em>“Sen ünlüsün artık, herkes çizgini tanıyor, adını biliyor farkındasın değil mi?”</em> dayatmasında bulundum. Ama kabul etmedi.</p>
<p>Çünkü o, birçoğumuzdan farklı olarak ‘biri olma, bir şey olma’ çabasından uzak çıkmış yola. Ne olursa olsun heyecanla ‘sevdiği işi yapmaya ve peşini bırakmamaya’ devam ediyor… O kadar!</p>
<p>2006 yılı dolaylarında bir Perşembe günü, Penguen’in ‘Orta Dünya’ adlı köşesini okuyup dakikalarca güldükten sonra arkadaşlarına, <em>‘Otobüs böyle, Darth Vader var, kafası yanındaki adamın omzuna düşmüş, uyuyor pıh pıh, çok komik ya, görmen lazım’ </em>zavallılığında ‘karikatür anlatmak’ zorunda kalan herkes için geliyor…</p>
<p><strong>Nasılsın? Nelerle meşgulsün son günlerde?</strong><br />
Bir yurt dışı sanat fuarına hazırlanıyorum, henüz araştırma, eskizleme safhasındayım.</p>
<p><strong> Seninle alakalı okuduğum tüm röportajlarda ‘çok genç’ olduğunun altı çiziliyor mutlaka.  Hala mı ‘çok genç’sin?</strong><br />
Penguen’de çizmeye başladıktan iki ay sonra yaptım ilk röportajımı. Yirmi yaşındaydım, röportajı yapan da İlke Gürsoy. O da Kadıköy Anadolu mezunu. Çok da ciddi bir röportaj olmamıştı o yüzden. Aile dostumla sohbet eder gibiydi yani&#8230; Devamında da, ailemle, Penguen’e çizmeye başlama hikayemle ilgili benzer sorular soruldu. Haliyle her yerde aynı şeyleri söylemişim gibi oldu. <em>“Legolarımla hala oynuyorum, çocukluğumdan beri çiziyorum&#8230;”</em> gibi.  Ama bakınca 25 yaşındayım artık. Çok da genç sayılmam. O röportajlar da beni anlatıyorlar evet ama koşullar farklı artık. Zaten son zamanlarda sorular da farklılaştı&#8230;</p>
<p><strong>O zamanlar ‘genç yetenek’tin şimdi hakikatten ünlüsün galiba.</strong><br />
Çok da fazla tanınmıyorum ben ya. Bilen biliyor elbette ama öyle sürekli hakkında yazılıp çizilen, sözlüklerde sayfa sayfa entry’si olan, büyük ilgi gören, merak edilen bir isim değilim.</p>
<p><strong> Önemsenecek derecede başarılı olduğun aşikar. Hiç mi beslemiyor egonu bu? İmza günleri, üniversite söyleşileri, sergiler…</strong><br />
Herkesin egosu var. Benim de var elbette. Ama büyük bir etkisi yok üzerimde. Mesela evde, odamda<em> “Oooh! Ne güzel çizmişim!” </em>diye mutlu olup küçük ego gösterileri yapabilirim&#8230; Çizdiğim her şeye hayranlıkla bakmıyorum ki zaten. Hatta çoğunlukla beğenmiyorum. Kimseye de <em>“Bak ne güzel çizdim, ben yaptım, bak, bak” </em>diye göstermiyorum.<br />
<img style=' float: left; padding: 4px; margin: 0 7px 2px 0;'  class="alignleft size-full wp-image-2287" title="cemdinlenmiş_2" src="http://muhteviyat.com/files/2011/01/cemdinlenmiş_2.jpg" alt="" width="336" height="252" /><strong> Ne kadar zamanını alıyor Her Şey Olur’u hazırlamak?</strong><br />
Biz dergiyi Salı günleri bitiriyoruz. Pazartesileri sabahlıyoruz. Sonra uzun bir uyku&#8230; Hafta sonu benim için Çarşamba günü başlıyor. Çarşamba benim için Cumartesi yani. Her Şey Olur için fikir bulmak, hafta boyunca toparladığım bilgileri bir araya getirip bir metin hazırlamak en az bir günümü alıyor. Köşeyi çizmek de en az 12 saat istiyor&#8230; Tabi kesintisiz düşünürsek. Arada çay içiyorsun, yemek yiyorsun. Memur gibi 9-6 çalışılan bir iş olsa bu, Pazartesi’den Cuma’ya ancak biter. Hazırlanıyorsun, başlıyorsun, bitene kadar durmaksızın çalışıyorsun. Haftanın iki günü çalışıyoruz kalanında duruyoruz zannetmesin kimse yani.</p>
<p><strong> Her zaman çok da komik olmuyor çizdiklerin. Bazen de bakıp memleketin haline üzülüyor insan&#8230;</strong><br />
Evet, ille de komik olsun diye çizmiyorum her zaman. Çünkü bazen öyle bir şey oluyor ki, komik olmasa da o hafta onu çizmeden kapatılamaz.</p>
<p><strong> Köşenin muhalif bir dili var. Hazırladığın içerik muhabir mantığında araştırma gerektiriyor. Sosyal hayatına nasıl yansıyor bu. Arkadaşlarından “Cem yeter, bırak iki dakika polisi, Obama’yı” diyenler oluyor mu mesela?</strong><br />
Zorla durdurulacak, susturulacak duruma gelmedim hiçbir zaman. Zaten sürekli konuyu siyasete getiren biri değilim. Evde annemle konuşuyoruz çoğu zaman bu tür konuları. Arkadaşlarımla çok nadir&#8230; Ama genel anlamda, birkaç yıl önce ayyuka çıkan ‘apolitik gençlik’ söylemlerinin aksine bir durum söz konusu son zamanlarda. Gençler siyaset konuşuyorlar. Laf olsun diye de değil, inanarak ve keyifle. Gündemlerinde siyaset var. Sanıldığı kadar umursamaz değil hiç kimse.</p>
<p><strong> Favori bir karikatürün var mı?</strong><br />
Benim yok da en çok hatırlanan, sevilen, şakası yapılan, ömrümde ilk çizdiğim karikatür. Darth Vader’in otobüste uyuduğu hani&#8230; Trajik aslına bakarsan. Bunca zamandır çiziyorum insanlar hala ilk karikatürümden bahsediyor.</p>
<p><strong> Dergiden arta kalan zamanında neler yapıyorsun?</strong><br />
Az önce de bahsettiğim gibi hazırlanmam gereken bir yurt dışı sanat fuarı var aslında şu anda. Dergiyle eşzamanlı olarak Galeri x-ist için üretmeye de devam etmem gerekiyor. Bir galeriyle anlaştığınızda ‘aklıma esti, çizdim, verdim’ gibi bir durumunuz olmuyor. Sizden tarihleri yılın başında belirlenen sergi dönemleri için beklenen işler var. Verilmiş bir söz o aslında.</p>
<p><strong> ‘Dergiden arta kalan zaman’ yanlış olmuş o halde.</strong><br />
Aslında benim tüm zamanımı evinde, iş yerinde vs. resim yapan bir adam olarak geçirmem gerekiyor ama çok öyle değil hayatım.</p>
<p><strong> Contemporary İstanbul 2010’da sergilenen resimlerin interaktif eserlerdi. İzleyicinin alışkın olduğu ise ‘esere dokunmamak, kırmızı kurdelayı geçmemek’. Bu bir dezavantaj oluşturdu mu?</strong><br />
Evet, insanlar sergilenen esere ‘dokunmak’ konusunda tedbirliler çünkü genel kural ‘dokunmamak’. Ama Contemporary İstanbul gibi sanat fuarları geleneksel sanat anlayışının dışında gelişen ve ortaya çıkan etkinlikler. İzleyicisi de orada neyle karşılaşacağını biliyor. Etkinliğin bağlamından dolayı bir dezavantaj olmadı benim için. İzleyici başta tedbirli davranıyor ama çarkları ve resimlerdeki mekaniği keşfettikten sonra oyun oynar gibi uzun uzun zaman geçiriyor resimlerle.</p>
<p><strong> Radikal’in yeni hali ve imza kampanyası için yaptığın çizgi filmlerde ilk kez bu formatta karşılaştık çizginle. O nasıl bir deneyimdi senin adına?</strong><br />
Çok hissederek, önemseyerek, kendi köşemi çizdiğim özen ve titizlikle yaklaştım ben o işlere. Çizimlerimi televizyonda görecek olmak da çok sayıda insana ulaşacak olduğunu bilmek de heyecan vericiydi ve yeniydi benim için. Ayrıca biliyorsun, Türkiye’de bir şey ancak televizyonda yayınlanırsa ciddi sayıda insana ulaşıyor ve önemseniyor. Bu açıdan da önemliydi. Çok fazla yayınlanmadı galiba ama&#8230;</p>
<p><strong> Peki gelecek günlerde, başka markaların reklamlarında da rastlar mıyız yine sana?</strong><br />
Yok, sanmıyorum. Radikal için hazırladığım filmler, hakikatten inanarak yaptığım işlerdi. Büyük markalara reklam hazırlamak gibi bir hedefim ya da isteğim yok. Böyle anlaşılmak istemem açıkçası</p>
<p><strong>Twitter hesabından kitabının indirimde olduğunu duyuran ilk yazar da sensindir herhalde&#8230;</strong><br />
Ne kadar çok insana ulaşırsa o kadar iyi olmaz mı? Twitter’ı böyle duyurular için kullanıyorum zaman zaman ama benim için asıl işlevi ‘tarihe not düşmek’. Mesela 1997’den beri oynadığım bir bilgisayar oyunu var: Monkey Island. Dün akşam on üç yılın sonunda üçüncüsünü bitirdim, sonra da twitter’a yazdım. Normalde olsa asla hatırlamam belki ama birkaç yıl sonra twitter’a bakıp hatırlar, mutlu olurum.</p>
<p style="text-align: left;"><strong><img style=' display: block; margin-right: auto; margin-left: auto;'  class="size-full wp-image-2290 aligncenter" title="herseyolur_395_800x480" src="http://muhteviyat.com/files/2011/01/herseyolur_395_800x480.jpg" alt="" width="576" height="346" />Teknoloji delisi bir nesiliz biz aynı zamanda. Sende de var mı aynı durum?</strong><br />
Büyük bir teknoloji tutkum yok. İlgimi çeken bir ürün çıktıysa alıyorum ama her şeyi alayım, her yenilikten haberdar olayım gibi bir durumum yok. Beş senedir aynı telefonu kullanıyordum, iPhone 4 çıksın diye bekledim, aldım, kullanıyorum.</p>
<p><strong> “Matbu yayın  bitiyor, dergicilik öldü!” diyorlar&#8230;</strong><br />
Bence, genel anlamda, okurun kağıtla ilişkisi asla bozulmayacaktır. Mizah dergileri özelinde ise şöyle bir durum var. Biz bir geleneği takip ediyoruz, köklü de bir geçmişi var bu işin. Öyle birdenbire ortadan kalkması imkansız. Teknolojinin gücü ve kolaylığı yadsınamaz elbette. Hatta tam bu anda, okurlarımıza seslenelim, Penguen’in hem iPhone hem iPad application’ları mevcut. iPhone’un ekranı biraz küçük kalıyor ama iPad’den okumak keyifli.</p>
<p><strong> Yayınlanan ilk çizimin&#8230;</strong><br />
İlk yayınlanan işim Bant içindi. Bir vampir dosyası vardı. Onun için bir illüstrasyon yapmıştım.</p>
<p><strong> Adını Penguen’de  gördüğün ilk an ne hissettin?</strong><br />
Babam ile ilgili bir haber çıkmıştı gazetede bir keresinde, küçüktüm, ilkokuldaydım. Defalarca okumuştum adını! Zeki Dinlenmiş, Zeki Dinlenmiş&#8230;  Böyle parmağımla göstere göstere&#8230; Kendi adımı dergide gördüğümde de garipsedim, heyecanlandım, dönüp dönüp baktım. Güzel hissediyor insan. Ama şimdi normal bir şey oldu tabi.</p>
<p><strong> Karşılığında para aldığın ilk işi hatırlıyor musun?</strong><br />
Para kazandığım ilk iş&#8230; İETT için yapmıştım. Şimdi böyle deyince de şey gibi oldu. Tayyip Erdoğan da kariyerine İETT’de başlamış ya. Onun gibi&#8230; Neyse. İETT şoförleri için küçük, resimli bir rehber hazırlamamı istemişlerdi. Şoförlere kuralları anlatan, ‘eğlenerek öğrenelim’ mantığında bir şeydi. 50 TL kazandım o işten.</p>
<p><strong> Ne yaptın kazandığın ilk parayla?</strong><br />
Çizgiroman aldım. Hellboy, Mike Mignola&#8217;nın. Çok severim. Onun son sayısını almıştım&#8230;</p>
<p><strong> Çizer olamasaydın ne olurdun?</strong><br />
Aslında benim en çok özendiğim şey ‘takım ruhu’. Çizerlik öyle bir iş değil. Herkes dergiye geliyor, masasına oturuyor, çalışıyor, işi bitince de gidiyor. Elbette beraber çok keyifli zaman geçiriyoruz ama takım ruhu başka bir şey. Çok heyecan verici. Mesela futbol. Kaleci iyi değilse gol yersin, takım arkadaşın pas vermezse gol atamazsın. Ama kazanınca da hep beraber kazanırsın! Futbolcu olmak isterdim demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Takım halinde üretilen bir şeyin parçası olmak isterim ama&#8230;</p>
<p><strong> İnsanlar son zamanlarda delicesine, sezon sezon yabancı dizi izliyor. Senin de takip ettiğin, önereceğin birkaç tane vardır diye tahmin ediyorum.</strong>..<br />
Yok aslında. Dizi seyretmek de bir mesai. Arıyorsun, buluyorsun, takip ediyorsun&#8230; Benim öyle ard arda sezon sezon dizi izleyecek zamanım yok ki. Lost seyretmeye başladık birkaç ay önce ağabeyim ve kız arkadaşıyla. Kalabalıkla seyretmeyi seviyorum ben dizileri. Yorum yapıyorsun, tahminde bulunuyorsun. ‘Aaa bak bu adamın olayı buymuş. Bak bak ne diyor, bence kesin Jack yaptı bunu’ gibi&#8230; Her zaman beraber seyredecek insanı nereden bulacaksın? Herkesin zamanı birbirine uyacak, bir araya gelinecek, seyredilecek. Zor yani. Son zamanlarda severek, baştan sona izlediğim tek dizi ‘Flight Of The Conchords’.</p>
<p><strong> En sevdiğin yazar İhsan Oktay Anar’mış. Buradan bir fantastik edebiyat merakı çıkarımı yapabilir miyim?</strong><br />
Fantastik edebiyata karşı özel bir tutkum olduğunu söyleyemem. Tolkien’in tüm kitaplarını okudum çünkü yarattığı dünyayı çok büyüleyici buluyorum. Masal okumayı seviyorum. Binbir Gece Masalları’nın da yeri bambaşkadır benim için. Lisede bir dönem FRP oynadım, çok ilgimi çekti. Sürekli fantastik sahneler çizdim. Ama sonra geçti. O, o zaman güzeldi. Sadece ejderhalı, kurtadamlı diye bir kitapla hiç ilgilenmedim</p>
<p><strong><img style=' float: left; padding: 4px; margin: 0 7px 2px 0;'  class="alignleft size-full wp-image-2295" title="cem3" src="http://muhteviyat.com/files/2011/01/cem3.jpg" alt="" width="287" height="286" />2010’un en heyecan verici olayı neydi senin için?</strong><br />
2010’da çok şey oldu. Kitabım basıldı, ilk kişisel sergim gerçekleşti&#8230; Birçok güzel projede yer aldım. Şimdi düşününce hepsinin 2010’da olduğuna şaşırıyorum hatta. Sanırım kitabı seçeceğim. Böyle bir kitap hazırlamak ilk bakışta kolay ve hızlı gelişecek bir süreçmiş gibi görünebilir. Bu bir ‘toplama albüm’ sonuçta. İşler zaten hazır. Teoride tek eksik kapak ve ön söz. Ama ben çok önemseyerek, çok titiz çalıştım kitap için. Boyutu, kağıdı, baskısı&#8230; Her detayıyla ilgilendim. En iyisi olsun istiyor insan. Neticede okuyucu senin ürettiğin bir şeyi para verip satın alıyor, okuyor, inceliyor, arşivine katıyor. Küçücük bir hata dahi olsa mahçup oluyorsun.</p>
<p><strong> Madem 2011’e giriyoruz, sormazsam olmaz&#8230; 2010’un en acayip, en komik olayı neydi sence?</strong><br />
Dergide de konuşuldu bu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun referandumda oy kullanamamış olmasında karar kılındı. Hakikatten hem acayip hem komikti&#8230;</p>
<p><strong> Ben senin yerinde olsam, basılmış bir kitabım, kişisel sergim falan olsa&#8230; Bu kadar mütevazı olamazdım sanıyorum. Ayrıca etrafımda senin gibi birkaç kişi olsa, kıskanırdım&#8230;</strong><br />
Yok canım herkesin kendine göre bir yeteneği var.</p>
<p><strong> Kıskanmıyor mu seni kimse yani? Hiç mi değişmedi arkadaş çevren?</strong><br />
İyi çizer olmak popüler olmak anlamına gelmiyor ki. Üniversitede oturup muhabbet edebildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarını geçmez. Lisede zaten anti-popüler bir durum bu. O yaşlarda kimsenin önemsediğ bir şey değil yeteneğin. Şarkıcı olsam farklı olurdu belki de bu öyle bir iş değil.</p>
<p><strong>Ünlü olduğunu kabul etmeyecek misin?</strong><br />
Değilim ki&#8230; Öyle herkesin adını bildiği, işlerini tanıdığı bir çizer değilim şu anda ben. Elbette takip eden, tanıyan, seven var ama ünlü değilim yani. Olmayayım da. Niye böyle bir önyargı var sende. Onu da anlamadım. Kim ne diyor? Arkamdan mı konuşuyorlar? Söyle!<br />
<em><br />
</em></p>
<hr />
<p><small>© <a href="Muhteviyat: Yazarlar birliği.">Muhteviyat: Yazarlar birliği.</a> | <a href="http://muhteviyat.com/feed/">RSS</a> | 
</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://muhteviyat.com/sanat/cem_dinlenmis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<enclosure url="http://muhteviyat.com/files/2011/01/cemdinlenmis_1-150x150.jpg" length="8806" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>Soundcloud Video Interviews</title>
		<link>http://muhteviyat.com/roportaj/soundcloud-video-interviews/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=rss</link>
		<comments>http://muhteviyat.com/roportaj/soundcloud-video-interviews/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Dec 2010 17:11:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Demirci</dc:creator>
				<category><![CDATA[English]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[alexander ljung]]></category>
		<category><![CDATA[david noel]]></category>
		<category><![CDATA[soundcloud]]></category>
		<category><![CDATA[video interview]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://muhteviyat.com/?p=2231</guid>
		<description><![CDATA[Soundcloud, a platform for music professionals or a music cloud of Internet? If you ask them, after a million users, they define themselves as an audio platform for everyone who needs to work with audio.
Commenting on sound waves, embedding wherever you like and using a brilliant API. That&#8217;s what we have always expected from any [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Soundcloud, a platform for music professionals or a music cloud of Internet? If you ask them, after a million users, they define themselves as an audio platform for everyone who needs to work with audio.</p>
<p>Commenting on sound waves, embedding wherever you like and using a brilliant API. That&#8217;s what we have always expected from any music service. Thanks to Soundcloud, we do have it right now and i bet all the users are happy to talk about hi-hats or basslines.</p>
<h2><strong>Alexander Ljung, Soundcloud Founder<br />
</strong><br />
<object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="600" height="338" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=15158630&amp;server=vimeo.com&amp;show_title=0&amp;show_byline=0&amp;show_portrait=0&amp;color=0&amp;fullscreen=1&amp;autoplay=0&amp;loop=0" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="600" height="338" src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=15158630&amp;server=vimeo.com&amp;show_title=0&amp;show_byline=0&amp;show_portrait=0&amp;color=0&amp;fullscreen=1&amp;autoplay=0&amp;loop=0" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></h2>
<h2><strong>David Noel, Communication Manager<br />
</strong><br />
<object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="600" height="338" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=15063595&amp;server=vimeo.com&amp;show_title=0&amp;show_byline=0&amp;show_portrait=0&amp;color=0&amp;fullscreen=1&amp;autoplay=0&amp;loop=0" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="600" height="338" src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=15063595&amp;server=vimeo.com&amp;show_title=0&amp;show_byline=0&amp;show_portrait=0&amp;color=0&amp;fullscreen=1&amp;autoplay=0&amp;loop=0" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></h2>
<hr />
<p><small>© <a href="Muhteviyat: Yazarlar birliği.">Muhteviyat: Yazarlar birliği.</a> | <a href="http://muhteviyat.com/feed/">RSS</a> | 
</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://muhteviyat.com/roportaj/soundcloud-video-interviews/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<enclosure url="http://muhteviyat.com/files/2011/01/Picture-1-150x150.png" length="42591" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>Kadının G Hali: Erkeklerimizi Eğitelim Serisi</title>
		<link>http://muhteviyat.com/yasam/kadinin-g-hali-erkeklerimizi-egitelim-serisi/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=rss</link>
		<comments>http://muhteviyat.com/yasam/kadinin-g-hali-erkeklerimizi-egitelim-serisi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2010 18:13:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Deniz Özturhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://muhteviyat.com/?p=2267</guid>
		<description><![CDATA[
Tarihin en eski genellemelerinden biri, &#8220;kadınların anlaşılmaz olduğu&#8221;dur. Tabi ki bu fikre katılmıyorum ve bu kadim geyiği yapmış her erkeğe laflar hazırladım:
Her şeyden önce, onu anlamaya merakın yoktu, bir an önce kullanıma geçeyim istedin. Eline kadınların kullanma taimatını vermiş olsalardı bile okumaz, resimlere bakarak çözerim sanırdın. Elinde patlağı noktada da, &#8220;Viyy eneem, kadınlar çok anlaşılmaz&#8220;.
Neyse [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://muhteviyat.com/files/2010/11/ghalindeki.jpg" rel="lightbox[2267]"><img class="alignnone size-full wp-image-2268" title="ghalindeki" src="http://muhteviyat.com/files/2010/11/ghalindeki.jpg" alt="" width="600" height="250" /></a></p>
<p><!-- p.p1 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; font: 15.0px Arial} p.p2 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; font: 15.0px Arial; min-height: 17.0px} p.p3 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; font: 12.0px Arial} span.s1 {text-decoration: underline ; color: #2748b7} -->Tarihin en eski genellemelerinden biri, &#8220;kadınların anlaşılmaz olduğu&#8221;dur. Tabi ki bu fikre katılmıyorum ve bu kadim geyiği yapmış her erkeğe laflar hazırladım:</p>
<p>Her şeyden önce, onu anlamaya merakın yoktu, bir an önce kullanıma geçeyim istedin. Eline kadınların kullanma taimatını vermiş olsalardı bile okumaz, resimlere bakarak çözerim sanırdın. Elinde patlağı noktada da, &#8220;<em>Viyy eneem, kadınlar çok anlaşılmaz</em>&#8220;.</p>
<p>Neyse bu aklı <a href="http://www.sezyum.com/">dj sarıyılan</a> verdi, &#8220;<em>Çok kısa ve net maddelersen akıllarına yatar</em>&#8221; felan dedi (arkanızdan dedi beyler). O yüzden elimden geldiğince sütrüktüre bi şekilde, her erkeğin öğrenmesi gereken bir gerçeği anlatıcam bugün. Defterini kalemini çıkart, notunu tut. Sınıfın inek kızından fotokopiyle bi yere gelemezsin ademoğluevladım.</p>
<p>Kadının G Hali &#8220;Gösteri&#8221;ye tekabül eder; hatun kişinin göresi, daha da iyisi görülesi, gösteriş yapası, gerdan kırası, gerim gerim gerinesi ve tüm bunları yapacak ortam bulamazsa gudubetleşesi tutar bazen. Bu doğa olayının şiddeti, hatunun ya da ayın çeşitli evrelerine göre değişim gösterir. Doğanın gücüne inanın beyler; pek çok ıslak rüyanız, bu doğa olayına hazırlıksız yakalandığınız için hüsranla bitti.</p>
<h2><strong>G Halinde Kadına Nasıl Yaklaşmalı?</strong></h2>
<p><strong>G Alarm Kodundaki Kadın Manitanızsa;</strong> yapılacak en doğru hareket onu ve en sevdiği arkadaşını gece dışarı çıkartmak olacaktır. Bu kutlu haberi sabahtan verin ki kızcağız gündüz arkadaşıyla bi ayakkabı felan baksın. Kızların 4,5 saatlik hazırlık töreninde, Spartaküs, Dexter, True Blood, yarım kalan artık hangi diziyse ona takılırsınız. Yalnız gece arkanızdan &#8220;godoş&#8221; diye konuşulmasını istemiyorsanız, çok içmeyin. O kızları birinin eve taşıması gerekecek.</p>
<p><strong>Yalnız G:</strong> Kadının bu haline güzel argomuzda, &#8220;gideri var&#8221; da denmekte. Bir gece çıkmasında rastgeldiğiniz Yalnız G, dolabındaki en frapan kıyafeti giymiş, saçını salmış, büyük kahkahalar eşliğinde kendinden bahsediyor. Birçok erkek bu noktada &#8220;köpek çekme&#8221; taktiğinin işe yaradığını düşünür ve maalesef endişe verici oranda haklı çıkarlar. Oysa siz asil bir beyefendiye benziyorsunuz. Ne yapacağınızı söyleyim; hatuna ilk köpek çekerek pipisini gösterecek arkadaşı centilmence dövün. Bu hareketiniz sizi, Yalnız G&#8217;nin gözünde bir şovalye yapacak. Unutmayın, şovalyeler mutlaka ödüllendirilir.</p>
<p><strong>G Grubu Deneyi:</strong> Aynı kafese kapatılan pek çok dişi farenin, G haline topluca geçtiğine dair elimizde kapsamlı araştırmalar bulunmakta. Daha da fenası, G halindeki bir dişi fareyi, mülayim bir diğer grup dişinin içine bıraktığınızda, diğerlerini hızla aktive ettiği ispatlanmış. İşin en acaip kısmı bu bilimsel gerçeklerde gizli zaten; konunun erkek farelerle nerdeyse hiç alakası yok. Yani çok fazla G halinde kadınla aynı kafesteyseniz, size tavsiyemi fısıldıyorum; khaaaçççhh, hayatın için kggaaaççhh.</p>
<p><strong>Kaçınılmaz G:</strong> O sizin bacınız, doktora hocanız, mesai arkadaşınız, bi noktada gtünü ellemeyi umduğunuz kankanız&#8230; Algını aç ve G krizinin gelişini gör. Aksi takdirde yıllar sürecek bir beddua ve kemgöz lanetine saplanmak üzere evrende, G krizli kadına doğru uçuşan bir zerreciksin. Dangoz laflarınla G halinde kadının pisişik yıldırımlarını hakkediyorsun. Neyse çaresi var; iltifat ve çikolata. Bu iki soruyu ezberle: &#8220;Saçına bişey mi yaptın? Lindt çikolata var, yer misin?&#8221;</p>
<p><strong>Kronik G:</strong> Medikal ösebyo ve tutkal ile tedavi etmeye çalışıyoruz bu bağyanı. Tutkalı gtüne sürüp bi yere sabitliyoruz. Evden ekseriyetle donla çıkışının sebebi bu; eteği sabitlendiği yerde bırakıyo. Valla sonra söylemedi deme, bu kız ocağına incir ağacı diker, eşiklere sürtersin burnunu. Gerçi bana neyse, ben incire bayılırım.</p>
<p><em>Biterken,</em></p>
<p><em>Hayatımda ilk kez sigarayı bırakmaya çalıştım ve çok başarısızdım lan. Oruç tutan tiryakiye kızmıycam bi daha tövbe rabbim, dinimiz amin.</em></p>
<p><em>O reklam var ya hani, süngerden cigeri sıkıp, bi damacana katran çıkardıkları reklamı istiyorum. 7/24 yayınlansın. Parası neyse verelim. Olur bu iş bence.</em></p>
<pre>Bu yazı <a href="http://hayatiminerkegi.blogspot.com/" target="_blank">Hayatımın Erkeği</a>'nde yayınlanmıştır. Tüm hakları yazara aittir.</pre>
<hr />
<p><small>© <a href="Muhteviyat: Yazarlar birliği.">Muhteviyat: Yazarlar birliği.</a> | <a href="http://muhteviyat.com/feed/">RSS</a> | 
</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://muhteviyat.com/yasam/kadinin-g-hali-erkeklerimizi-egitelim-serisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<enclosure url="http://muhteviyat.com/files/2010/11/ghalindeki-150x150.jpg" length="10573" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>Nesl-i robot niçün (henüz) cümle alemi istila etmedi?</title>
		<link>http://muhteviyat.com/bilim/nesl-i-robot-nicun-henuz-cumle-alemi-istila-etmedi/?utm_source=rss&amp;utm_medium=rss&amp;utm_campaign=rss</link>
		<comments>http://muhteviyat.com/bilim/nesl-i-robot-nicun-henuz-cumle-alemi-istila-etmedi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Oct 2010 14:56:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cem Uzunoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[nesl-i robot]]></category>
		<category><![CDATA[Robot]]></category>
		<category><![CDATA[roger penrose]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://muhteviyat.com/?p=2233</guid>
		<description><![CDATA[
Energie
Vaziyet: Berkemâl!
Efendim, hayât için gerekli energie’yi ademoğlu otobur hayvanatı yiyerek, otobur hayvanat bitkileri nüşhar ederek, bitkiler ise güneş enerjisinden faidelenerek temin eder. Nesl-i robot ise &#8220;hayât&#8221;larını umumiyetle bizim onları fişe takmamıza borçulardır. Mark Tilden&#8217;in solarbotları ve Merih sathını teşrih sebebi ile gönderdiğimiz roverler gibi misaller, bitkiler ve otoburları es geçmek suretiyle bilâ-vasıta güneşten energie sağlamaktadır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="http://muhteviyat.com/files/2010/10/robot-nesli.jpg" rel="lightbox[2233]"><img class="alignnone size-full wp-image-2239" title="robot-nesli" src="http://muhteviyat.com/files/2010/10/robot-nesli.jpg" alt="" width="600" height="250" /></a></h3>
<h3><strong>Energie<br />
</strong><strong>Vaziyet: Berkemâl!</strong></h3>
<p>Efendim, hayât için gerekli energie’yi ademoğlu otobur hayvanatı yiyerek, otobur hayvanat bitkileri nüşhar ederek, bitkiler ise güneş enerjisinden faidelenerek temin eder. Nesl-i robot ise &#8220;hayât&#8221;larını umumiyetle bizim onları fişe takmamıza borçulardır. Mark Tilden&#8217;in solarbotları ve Merih sathını teşrih sebebi ile gönderdiğimiz roverler gibi misaller, bitkiler ve otoburları es geçmek suretiyle bilâ-vasıta güneşten<em> energie</em> sağlamaktadır. Güneş panellerinin gitgide artan verimleri ve cereyan ile çalışan <em>automobile</em> sanayiinin arkasından katar ettiği batarya teknolojisi, pek yakın bir gelecekte sırf güneş enerjisini dertop etmek suretiyle çalışan mufassal robotların imaline imkân verecektir.</p>
<h3><strong>Dimağ<br />
</strong><strong>Vaziyet: Afik</strong></h3>
<p>Efendim, ademoğlu kendini aleme münasip kılmanın ötesine geçen, ve alemi kendi şartlarına seza biçimde şekillendirmeye ehliyetli bir dimağa sahiptir. Zamanımızın en mufassal robotlarından Asimo dahi bir karafatmadan daha âlim addedilemez. Nesl-i robotun, bir ademoğlu ayarında tefekkür edebilmesi içün, evvela frenk illerinde <em>“problème difficile” </em>olarak dile getirilen ve dilimize &#8220;çetin mesele&#8221; olarak çevrilebilecek meselenin bir sonuca intikal ettirilmesi lâzımdır.</p>
<p>&#8220;Çetin mesele&#8221; ademoğlunun âlemde zuhur eden hadiselerin nasıl olup da farkında olduğu ve dimağımızda oradan oraya cereyan eden electrique akımlarının nasıl olup da mefhum ve tecrübelere sebebiyyed verdiği meselesidir. <strong>Roger Penrose</strong> gibi bazı zâtlar, ademoğlunun tefekkür prosesinin <em>algoritmique </em>bir yapıya tahvilinin namümkün olduğuna nazar etse de, bilhassa <em>Neuropsychiatrie</em> alanında verilen gayretler ile yeni ilâçların araladığı pek dar aralık &#8220;çetin mesele&#8221;nin bir serap olabileceğini bize arzetmeye başlamıştır.</p>
<p>Nesl-i robotun ne vakit ademoğlu ayarında tefekkür edebileceğini derpiş etmek her ne kadar güç olsa da, nihayetinde cereyan edeceği hissiyatından kaçmak da namümkündür.</p>
<div id="_mcePaste">
<h3><strong>Tenasül<br />
</strong><strong>Vaziyet: Mütenasil</strong></h3>
</div>
<p>Efendim, her akl-ı selim zâtın bildiği üzere, ademoğlu da sayısız mahlukat gibi er ve dişi olarak meydana gelmiştir. Er ve dişinin tenasülünden yeni bir ademoğlu vücuda gelir. Robotlar için lâzım gelen ham maddeleri ise nuh nebi&#8217;den beri insanlar elde etmiş ve meydana getirdikleri parçaları kendileri dertop etmişlerdir. Fakat bu uzun sürmeyecektir. Sanayii mamûllerinde kullanılan ham maddelerin pek çoğunu artık makineler çıkartmakta, parçaları makineler istihsal ve cem etmektedir. Kendisi de bir sanayii mamûlü olan robotlara olan talebin artmasıyle, cümle robotun imalinin de <em>automatique </em>hale gelmesi mübremdir.</p>
<p>Ademoğlu fezada <em>colonie</em>ler inşa edebilmek için dahi, zâtının kopyesini imal edebilen makineler meydana getirmeye mahkûmdur. Energie menbaımızın kısıtlılığı, muazzam kitleli şeylerin ırak seyyarelere ikmaline mâni olmaktadır. Bu mâniyi aşmanın yegâne yolunun da, ikmâl ettiğimiz robotların elde edebilecekleri ham maddeleri kullanmak suretiyle, kendi kopyelerini imâl etmeleri olduğu nazar-ı dikkate alındığında, bu meselenin süratle aşılacağı aşikârdır.</p>
<h3><strong>Silâh<br />
</strong><strong>Vaziyet: Müsellah</strong></h3>
<div id="_mcePaste"><strong> </strong></div>
<p>Efendim, ademoğlu tabii silahı bulunmayan bir avcı olduğundan, muhtelif silâhlar icad etmiştir. Zamanımıza kadar robotlar, silah parçalarının imali haricinde silahlar ile haşır neşir olmamıştır. Elbette tank, muharebe tayyaresi gibi <em>moderne</em> muharebe âletleri, ağır fakat emin adımlar ile robotlara tahavvül etmektedirler. <em>Automatique pilote</em>, hararet idareli mekik, <em>exoskeleton</em>lar, dost ile hasmın ayırdına varabilen radar, hatta ve hatta bahçenize müsaadesiz giren sabi sübyanı delik deşik etmeye proğramlı automat tüfenkler gibi <em>technologie</em>ler marifeti ile automatique silahlar gitgide katletme mükellefiyetini ademoğlunun elinden almaktadır. Silah sanayii en çok mevduat edilen alan olduğundan, bir zât-ı robotun zihninden “ademoğlunu ifna etmeliyim” fikri geçtiği ânda, halü hazırda faydalanabileceği envai çeşit silah bulunacağı aşikârdır.</p>
<h3><strong><strong>Endişe<br />
</strong></strong><strong><strong>Vaziyet: Mehmum</strong></strong></h3>
<p>Efendim, ademoğlu icadından bu yana makinelere her daim arası ile karışık bir korku ile yaklaşmıştır. Robotların, evvelinde sadece ademoğlunun neşredebildiği işleri yegân ademoğlunun elinden alması, tabii olarak, asgariyetle işleri ellerinden alınanlarca, ademiyyetin istikbali için bir tehdit olarak görülmüştür. Maamafih günümüzde satranç oynamak gibi evvelinde fikrî kabul edilen bir fiilde bile makineler, ademoğlundan daha muvaffakiyetli olmaktadırlar.</p>
<p>Robotların vücuda geldikleri mekân olan fabrikalardan çıkıp, hanelerimizin içine kadar teşrif etmesi, onlara şimdiden daha fazla itimat ettiğimizi gösteriyor. İnsan ile beşeri münasebetlere girebilecek, sevgi, endişe, korku gibi hissiyatlar gösteren robotlar meydana getirmek içün verilen gayretler son süratte devam etmektedir. Robotların ademoğlunu ifna etmeyi aklına koyması ile beraber bu beşeri muhabere araçları, beşeri silahlar haline gelecek ve katlinizin müsebbibi robot tetiği çekmeden evvel yüzünüze gülebilecek.</p>
<hr />
<p><small>© <a href="Muhteviyat: Yazarlar birliği.">Muhteviyat: Yazarlar birliği.</a> | <a href="http://muhteviyat.com/feed/">RSS</a> | 
</small></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://muhteviyat.com/bilim/nesl-i-robot-nicun-henuz-cumle-alemi-istila-etmedi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	<enclosure url="http://muhteviyat.com/files/2010/10/robot-nesli-150x150.jpg" length="7045" type="image/jpg" />	</item>
	</channel>
</rss>

