Ejder Kralın Ülkesi: Kamboçya

Sona Ertekin 08 07 2009

0


Efsaneye göre sularla kaplı ülke bir ejder kral tarafından yönetiliyordu. Ejder kralın güzelliği dillere destan bir kızı vardı. En yüksek kasttan, Brahman rahibi, asil bir Hindu olan Kaundinya, prensesle evlenmeyi kafasına koymuş, sular ülkesine doğru yola çıkmıştı. Kaundinya kendisini karşılayan prensesin kayığına sihirli bir ok attı. Korku içindeki prenses büyü marifetiyle Kaundinya ile evlenmeyi kabul etti. Kızı evlenirken çeyiz vermek mecburiyetindeki ejder kral ülkesini kaplayan bütün suyu içti içti içti… Ortaya çıkan topraklara Kambuja adı verildi. Bu ülkeyi artık Kaundinya yönetecekti.

Tayland tarafından Kamboçya’ya yaklaştığımızda sınırın tuhaf, tekinsiz havasını solumaya başladık. Görevliler önce bizi sınır bölgesindeki küçük çocuklara karşı uyardılar, çünkü yankesicilik had safhadaydı. Daha sonra da Kamboçya’da pek ATM bulunmadığı için ihtiyacımız kadar vakti sınırı geçmeden çekmemizi önerdiler. Gerçekten de sınırlar arasındaki bölgeye adım atar atmaz etrafımız onlarca küçük çocukla sarıldı. Oysa bu bölgede küçük çocuklardan çok daha rahatsız edici başka bir gerçekle yüz yüze geldik. Anlaşıldı ki İngilizce “No Man’s Land” denilen “sahipsiz topraklar” sanıldığı kadar sahipsiz değildi. İki ülke arasındaki boşluk dev kumarhaneler ve lüks otellerle doldurulmuştu. Sokaklarda sadece kısa etekli krupiyeler, üstü açık golf arabalarında buraya sadece kumar oynamak için gelmiş Singapurlu, Malezyalı iş adamları ve dilenci çocukların dolaştığı bir alan düşünün.. Sınırın diğer tarafına geçtiğimizde ise bizi sadece alabildiğine geniş bir düzlük bekliyordu. Kamboçya kadar dümdüz bir ülke daha görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Kilometrelerce uzanan araziler ve ufukta hindistan cevizi ağaçları…

16 yaşlarındaki Kamboçya’lı rehberimiz Lucky otobüs hareket eder etmez Amerikan filmlerini andıracak kadar sıkça küfür ederek bize kendinden ve ülkesinden bahsetmeye başladı. Sabahları okula gidiyordu, okul bittikten sonra gönüllülerin ders verdiği İngilizce kursuna, akşamüstü de rehberlik yaparak okul parasını çıkarmaya çalışıyordu. Kamboçya seyahatimiz boyunca bu hikayenin az çok farklı belki yüzlerce versiyonunu dinleyecektik. Yollar çok kötüydü demek durumu anlatmaya sanırım yetmeyecektir. Neredeyse yol yok denebilir. Çukurlarla dolu toprak yollarda külüstür bir otobüste hoplaya zıplaya giderken Lucky bize hava yolu şirketlerinin yol yapımına engel olduklarını anlattı. Her yıl dünyanın dört bir yanından milyonlarca turist Kamboçya’nın en önemli turistik gelir kaynağı olan Angkor Wat’ı görmek için ülkeye akın ediyor. Yollar kötü durumda olduğu sürece de kara yolu değil uçakla gelmeyi tercih ediyorlar. Kötü yollarla yaşayan ise gene Kamboçyalılar oluyor.

Siem Reap’e yaklaştığımızda uçsuz bucaksız düzlüğün ortasında birden bire bol yıldızlı oteller ve casinolar belirmeye başladı. Ağaç ve otlardan yapılmış kulübelerin arasındaki koca binalar sanki buraya ait değil de başka bir boyuttan ışınlanmış gibiydi. Vardığımız otelin lobisinde silah, el bombası ve uyuşturucunun yasak olduğunu belirten bir afişle karşılaştık. Geniş odalarda havalandırma, televizyon ve sıcak suyumuz vardı. Eni konu düzgün bir oteldi bu. Ancak sabah kalkıp camdan baktığımda gördüğüm manzara beni kendime getirdi. Küçük tahta bir kulübe önünde yalın ayak, kir içinde çocuklar koşturuyordu. Anneleri yerde duran bir tahta parçasının üzerinde bir takım bitki ve sebzeleri kesiyor, tokmakla dövüyor, yemek hazırlıyordu. Tahta parçaları ve üç beş giysiden başka hiçbir şeyleri yoktu… Ve biz Kamboçya’da bir internet sayfası 4.5 dakikada açılabildiği için şikayet ediyorduk.

Bir zamanlar tankların ve korkunun dolaştığı Siem Reap sokaklarında bugün turistler rahatça geziniyor, soğuk bir Angkor birası ile günün yorgunluğunu atıyor, geleneksel Apsara dansçılarını izliyorlar. Turistik bölgeden uzaklaştığınızda ise bambaşka bir gerçeklik beliriyor. Bir sabah dar sokaklar arasındaki pazarlardan birinde yürürken tezgahlarda satılan yiyeceklerin ne olduklarını anlamaya çalışıyordum. Tuhaf, tüylü bir et parçası dikkatimi çekti, eğilip baktığımda dimdik bana geri bakan bir gözle karşılaştığımda başımı çevirdim. İşin doğrusu şu ki Kamboçyalılar her şeyi yiyorlar. Tarlalarda floresan lambalı tuzaklarda toplanan çekirgelerden tutun çıtır çıtır kızarmış karıncalara, tencerede sırtüstü yatan kaplumbağalardan kurbağa dolmasına, tavaya kırıldığı anda içinden fetüsü düşen yumurtalar, örümcekler, yılanlar, timsahlar, aklınıza ne gelirse. İçine kobra kanı katılmış şarap ise erkekliği güçlendirdiği inancından dolayı tercih ediliyor.

Siem Reap yakınındaki bir “yüzen köyü” ziyarete giderken yolda tuhaf görünüşlü ve sert, sinsi bakışlı adamlar tarafından durdurulduk. Güney Asya’nın genelinde “tuk-tuk” adı verilen motosikletli açık taksimizin şoförü bu ürkütücü tiplerin işareti üzerine istemeye istemeye de olsa durdu. Adamlar eğer ileride bilet alırsak bize daha pahalıya geleceğini iddia ederek bilet satmaya ve tekne kiralamaya çalıştılar: yüzen köye gidin, fakir insanları görün… Açlık ve sefaletin turistik bir değer olarak satılması ve bundan kazanılan paranın akıbetinin belirsiz olması bir yana bir de bundan gelir etmeye çalışan mahalle mafyası kılıklı adamların varlığı bizi rahatsız etti; yolumuza devam ettik. Yüzen köyde ise yersiz olan yokluğun kendisinden çok bizim oradaki varlığımızdı. Su üzerindeki ahşap evlerin önü kocaman saksılarda çeşit çeşit bitkiler, çiçeklerle doluydu. Yüzen bir bakkal, yüzen bir motosiklet tamircisi, bir okul, rengarenk boyanmış birbirinden sevimli evler ve her yerde kanolar. Demir eksikliğinden, yetersiz sağlık imkanlarından  kaynaklanan genç  anne ve çocuk ölümlerinin acı gerçekliği bir yana, bu yaşamın insana huzur veren, çekici gelen bir yanı vardı. Peki acaba bu insanlar her allahın günü sabahtan akşama kadar motorlu kanolarla evlerinin etrafında gezip sürekli fotoğraf çeken turistler hakkında ne düşünüyorlardı?

Fransız sömürgesi döneminden kalma kolonyal mimari eseri binalar arasında gezerken geçmişte Kamboçya’ya gelen Jackie Kennedy’yi, Charlie Chaplin’i, Somerset Maugham’u Pierre Loti’yi ve o zamanki Kamboçya’yı düşündüm. Yüksek tavanlı, tepeden asma eski usül vantilatörlü bir café’de içkisini yudumlayan Andre Malraux’yu hayal ederken buldum kendimi. Bu hayal bana ülkenin sinema meraklısı eski kralını hatırlattı. 1953’ten 1970’e kadar ülkenin kral-babası konumunda olan Norodom Sihanouk gerçek bir beyaz perde hayranıydı. Yönettiği 27 filmin çoğunda kendisi de ya muzaffer bir kumandan ya da esrarengiz bir orman ruhu olarak rol almıştı. Dış işleri bakanı ile kendi kızının başrolda olduğu bir filmde savaş sahneleri için bizzat Kamboçya hava kuvvetlerini tahsis etmişti. Takipçisi olduğu Cannes ve Berlin film festivallerine nispet olsun diye düzenlettiği Pnom Penh festivalinde iki yıl üst üste en iyi film ödülünü aldı. Fransız yazar ve maceraperest Andre Malraux’nun Angkor Wat’tan bir takım tarihi heykelleri çaldığı ortaya çıktığında Kral Sihanouk dostlarına “o bir hırsız değil, bir sanat aşığı” demişti. “Yaptığı hırsızlık değildi, bir tutku suçuydu…”

Dünyanın sekizinci harikası olarak da anılan Angkor Wat’ı ne kelimelerle anlatmak, ne de bu deneyimi bir fotoğraf ya da film karesine sığdırmak mümkün değil. 12. yüzyılda Khmer İmparatorluğu tarafından kral II. Suryavarman için inşa edilen Angkor Wat, yani “şehir tapınak” önce Hindu, daha sonra Vishnu ve ardından Budist inancına hizmet etmiş ve yıllar boyunca genişlemeye devam etmiş. 820.000 metre karelik alan 190 metre genişliğinde dikdörtgen şeklinde  bir hendekle çevrili. 100’ün üzerinde irili ufaklı tapınaklarla dolu olan bölgeyi bir günde gezmek mümkün olmadığı gibi Stendhal Sendromuna yakalanmaya, yani aşırı görkemli sanat ve mimari eserler karşısında kalp çarpıntısı ve baygınlık geçirmeye kolaylıkla sebep olabilir. Çünkü Angkor Wat’ın tek kelimeyle ezici bir güzelliği var. Kocaman pembe nilüferlerin salındığı geniş havuzlar, dansçıların, savaşçıların resimlendiği muazzam kabartma ve heykeller, baş döndürücü merdivenlerle göğe uzanan piramitler, ormanın ele geçirip dev ağaç kökleriyle sarmaladığı sütunlar ve ormanın içinde birden bire karşınıza çıkan dört başlı, dev, gülümseyen suratlar… Bu güzellik ve görkem karşısında insan kendini küçük hissediyor, tabir yerindeyse insanın tapınası, Indiana Jones filmlerindeki gibi kurban olası, kalbini söktüresi geliyor.

Gazeteler yılda 32 milyon dolarlık bilet gelirinin son yolda 30 milyona düşmesini yolsuzluğa bağlıyorlar. Bu rakamlar otobüs rehberi Lucky’nin ettiği küfürleri haklı çıkarıyor. “Benim ülkem, kahrolası polis, yolsuzluk!…” Tapınaklardan çıktığınız anda küçük çocuklar ellerinde kağıttan yapılmış oyuncaklar, kartpostallar, su şişeleri ile turistlerin etrafını sarıyorlar. “You buy my water, you buy, you buy!” “Suyumu al! Al, al!” Kimileri gölgeye sığınan turistlerle üç taş oynuyorlar. Oynamayı kabul eden gezgin kaybederse ufaklıktan bir kartpostal seti satın alacağını biliyor, kazanma şansı olmadığını fark etmesi ise çok sürmüyor. Ağaçlı bir yolda yürürken kulağınıza güzel bir müzik sesi geliyor. Yaklaştığınızda bunun mayın kurbanlarından oluşan bir müzik grubu olduğunu fark ediyorsunuz. Kimi kör, kiminin yüzünün bir kısmı, kolu ya da bacağı yok… Gezginler arasında şaka konusu edilen “Kamboçya’ya mı gidiyorsun, aman mayına basma” sözü o anda pek de komik gelmemeye başlıyor.

Angkor İmparatorluğu görkemli yıllarını geride bıraktıktan sonra Kamboçya tarih boyunca Tayland, Vietnam istilaları altında yaşadı ve 90 yıl boyunca Fransız sömürgesinde kaldı. Ancak yakın tarihte, 70’lerde yaşananlar insan hayal gücünün ötesinde bir karanlığın kanıtı oldu.  Kızıl Khmerler’in şiddeti 200.000 kişiyi doğrudan öldürürken, hastalık ve açlık dolayısıyla da 7 milyonluk nüfusun farklı kaynaklara göre 1.5 ila 3 milyon kadarının ölümüne sebep oldu. Cesetlerle dolan kuyulardan su içilemez hale geldi. Kurşun harcamamak için balta ya da bambu sopalarla öldürülen insanlar önce kendi mezarlarını kazmak zorunda bırakıldılar. Eski hükumetle bağlantısı olan tüm vatandaşlar, doktorlar, avukatlar, bütün sanatçılar ve entelektüeller Pol Pot rejimi tarafından öldürüldü. Bu dönemde gözlük takmak bile entelektüellik göstergesi ve infaz için yeterli sebepti. Şüpheliler ağaca tırmanmaya zorlanıyor, tırmananlar işe yarar köylüler olarak serbest bırakılıyor, tırmanamayanlar öldürülüyordu. Tüm okullar, kütüphaneler, tapınaklar yok edildi. Kimilerine göre olanlar zaten Buddha’nın kehanetinde yazılıydı: “Evler var, ama kimse yaşamıyor. Yollar var ama giden yok. Merdivenler var, tırmanan yok. Kara kargalar silahsız görünüyor, ama meyvelerin içi kurtlarla dolu. Yalnızca Angkor’da şölen devam ediyor, ama yağmur ağaçlarının gölgesinde duranlar hariç, insanlıktan iz yok…”

Kamboçya’da yıkım ve siyasi deneylerden geriye yanlızca Angor Wat, ve ayakta kalmanın zarif gururunu taşıyan Kamboçyalılar kaldı. Bunca acıya rağmen espri anlayışını kaybetmeyen Kamboçyalılar nazik, cana yakın ve içten insanlar. Tayland’ın satılık nezaketi ve turistik gülümsemelerinin ardından burada gözünün içi gülen insanlarla karşılaşmak insanın değerlerini altüst ediyor. İster istemez düşünüyorsunuz, insanca yaşamak için gerçekten neye ihtiyacımız var bizim? Geceleyin motosiklet üzerinde anne, çocuk ve bir eliyle tuttuğu sopadan serumu sallan babadan oluşan bir aile yoldan geçiyor. Hip-hop meraklısı Kamboçyalı gençler sokaklarda teypten müzik dinleyip breakdance yapıyorlar. Kamboçya’da hayat devam ediyor.

Bu yazı dana önce Yeni Aktüel dergisinde yayınlanmıştır. Tüm hakları Yeni Aktüel dergisine aittir.

Etiketler: