Mantığın Öldüğü Yer: Nepal

Sona Ertekin 22 01 2010

0


Henüz 14-15 yaşlarındaydım. Hayallerim hayatımı rock müzik ve 68 kuşağının izinde şekillendirmeye başlamıştı. Bir gün Ankara, Yüksel Caddesi’nde yürürken uzun saçları, İspanyol paça pantolonu, çiçekleri, boncukları, dedeminkini andıran gülünç kemik gözlükleriyle full aksesuar bir hippie ile karşılaştım. Kendisinin de bana yol soracağı tuttu ve böylece sohbete başladık.

Uzun yoluculukların ardından Kathmandu‘dan kara yoluyla gelmişti… Sanırım ben de seyahat virüsünü ilk kez o gün kaptım. Haftalarca biryere giderken evde anneme bıraktığım notlara “Anneciğim, şu anda Kathmandu’dayım” diye başlayacak ve yıllar boyunca Nepal, Hindistan gibi hippie’lerin hac rotasında olan uzak ülkeleri düşleyecektim… Aynı yıllarda Kathmandu’da “yaşayan tanrıça” yani Kumari olarak görev yapan 11 yaşındaki Rashmila Shakya‘nın görev süresi tamamlanmak üzereydi. Dini tören ve bayramlarda yüzlerce insanın önünde yerlere kapanıp tapındığı bu küçük kızın en büyük eğlencelerinden biri ise altın tahtında rahipler ayaklarına çiçekler ve pirinçler sunarak “puja” törenini gerçekleştirirken elinin belli belirsiz bir hareketiyle oyun arkadaşlarından birine emir vererek rahibin çantasını saklamasını sağlamaktı…

Uçağımız Kathmandu’ya yaklaşırken pilotumuz hemen inişe geçmek yerine gökyüzünde salınarak ülkesini görkemli bir şekilde bizlere takdim etti: “Hanımlar beyler, solunuzda Annapurna, sağ tarafta bulutların üzerinde ise Everest dağı görünmektedir…” Nepal dendiğinde insanın aklına ilk gelen şüphesiz Himalayalar ve Everest’tir. Nepal’i Nepal yapan dağlarıdır denebilir. Ancak bu mektubun baş rolünde dağları değil, gölgesindeki yaşamı bulacaksınız…

Kathmandu hava alanında vize almak için sıraya girdik. Vize için yanınızda muhakkak dolar ya da euro bulundurmanız gerekiyor. Eğer yoksa sorun değil, sınırdan elinizi kolunuzu sallayarak geçip, bankamatikten para çekip gelebilirsiniz. Diyelim parayı Rupi olarak çektiniz ve dolara çevirip sınırdan resmen geçtiniz. Gümrüğe yaklaşırken de sizi gene enteresan bir tabela karşılıyor: “Yeşil hatta varmadan önce gümrüğe tabi mallarınız olup olmadığına karar veriniz.” Pekâlâ, verdik… Gündelik hayatta kanunların esneklik ve muğlaklığına giriş mahiyetindeki bu ilk izlenimlerin ardından kalacak yer arayışı başlıyor. Adres namına 100 metre çapında bir alan için yakınlardaki bir meydan veya tapınak adı kullanıldığından, yeni verilen sokak isimlerinden de kimsenin haberi olmadığından bu pek de kolay bir iş sayılmaz. Çoğu kimseden dinlediğim kadarıyla öyle ya da böyle Kathmandu’ya ilk varış çoğu insan için şok edici bir deneyim oluyor. Kalabalık, kirlilik, yoksulluk, sefalet, kaos ve tantanasıyla Kathmandu tabir yerindeyse insana fazla geliyor.

Birbaşkent düşünün ki sadece ana caddeler asfalt kaplı; toprak yollarda arabalar, motosikletler, bisikletler ve bisikletli çekçekler tozu dumana katıyor. Çoğu insan kirlilikten korunmak için maskeyle dolaşıyor. Daracık sokaklarda üst üste binalar, bizim Laz müteahhitleri mumla aratacak inşaatların çoğu yarım bırakılmış. Es kaza turistik Thamel bölgesine düştüyseniz ve sırt çantasıyla dolaşıyorsanız zaten yandınız. Sürekli bir insan seli içinde elinize kolunuza yapışıp otel odası itelemeye çalışanlar, dilenci ve tinerci çocuklar, kulağınıza “afyon var, esrar lazım mı?” diye fısıldayanlar… Filmlerde 3. dünya ülkesine düşen beyaz adamın kabusu olarak kurgulanan sahneyi birebir yaşadığınız bu noktada artık turist ya da gezgin olduğunuza karar vereceksiniz, başka çaresi yok. En iyisi maceranın iyisi kötüsü olmaz diyerek yola devam etmek; çünkü ertesi sabah tatlı ilahiler ve zil sesleriyle uyanacaksınız… Alelade bir ara sokakta karşınıza muazzam bir tapınak çıkacak, etrafında oynayan çocukları izlerken sütlü baharatlı bol şekerli bir çay içecek, her şeye ama her şeye rağmen dünyanın bu köşesini de gördüğünüz için çocuk gibi sevineceksiniz.

Thamel‘de vakti zamanında Beatles’ın kaldığı pansiyondan çıkıp, muhteşem Pilgrims kitapçısında eski ve kıymetli kitapların sararmış sayfalarını kokladıktan sonra Durbar meydanına ve daha da güneye doğru yürürken insanı yoran turistik hava gitgide kaybolup yerini Kathmandu‘nun gündelik yaşamına bırakıyor. Vitrinde takma dişler ve bir tas dolusu dişin sergilendiği “dişçi”ler, simit satar gibi omzunda kafeslerle dolaşan kuşçular, tapınakların önünde tanrılara sunulmaya hazır taze çiçekler, pirinç ve boyalar satan kadınlar arasından meydana vardığınızda şehrin kendine has tadını almaya başlıyorsunuz. Neredeyse hiçbir dini gerginliğin hissedilmediği ülkede Budizm ve Hinduizm birarada yaşıyor. Hinduları Budist, Budistleri Hindu tapınaklarında ibadet ederken görebiliyorsunuz. Bugüne dek kartpostallarda gördüğünüz, halk arasında Baba diye anılan Sadhular tapınakların önünde oturuyorlar. Sadhular temelde dünya malından elini eteğini çekmenin simgesi olarak çoğunlukla turuncu renk kıyafetler giyen, kendini dua ve meditasyona adayıp halkın bağışlarıyla yiyip içip geçinen kutsal kişiler. Ancak bütün gün turistlerle esrar içen, cep telefonunu yanından ayırmayan, bolca ahkam kesip bağışlarla içki parasını çıkaran alkolik Sadhular Hindistan’da olduğu kadar Nepal’de de yaygın. Durbar meydanındaki kimi sözde Sadhu’lar da para karşılığında fotoğraf çektirip üstüne “ben bu saçları kaç yılda uzattım” diye pazarlık ederek mistik doğunun büyüsüne dair hayallerinize derin bir çizik atıyorlar. Diğer yandan kendi ülke ve yaşamlarımızda bulamadığımız erdemi uzaklarda aramanın da anlamlı olmadığı ortada. Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Nepal’de de insanlar hayatta kalmaya çalışıyorlar. Kimilerimiz rahatını sürdürmek için inanmadığımız işlerin arkasında dururken birileri Nepal’de güneşli bir meydanda fotoğraf çektirerek geçiniyorsa, bırakalım geçiniversin.

Kathmandu trafiğinde kaldığında, genç komünistler birliği tarafından öldürüldüğü iddia edilen iki gencin cesedi Dhading bölgesinde gömülü bulunduktan sonra her köyün girişinde yola dizilmiş kaya ve odunlarla geçiş engellendiğinde ülkenin gerçeğine isteseniz dahi kayıtsız kalamıyorsunuz.

Ancak konu sefalet olunca işin rengi şehirlerde karanlık bir hal alıyor. Nepal’in dağ köylerinde insanlar turistleri evlerine alıp yemeklerini paylaşıyorlar, altyapı yokluğundan elbiseleriyle sokakta yıkanıyorlar, evlerini süslemek için plastik poşetlerle karışık sepetler örüyorlar ve akşamları bayılana kadar “Resham Firiri” şarkısını söyleyip dansediyorlar. Televizyonun olmadığı yerlerde insanların daha az şikayet ettiğini farkediyorsunuz. Ancak şehirde yaşam sürekli bir mücadele anlamına geliyor. Akşam güneş battığında dükkanlar kapanırken bir başka grup insan meydanda düşürülmüş bozuk paraların peşine düşüyor. Etrafta çocuklara para vererek dilenciliği teşvik etmemeyi salık veren tabelalar var. Ama konu aslında o kadar basit değil… Bir gün marketten alışveriş yaparken dükkanın önünde bir çocuk elini ağzına götürerek ona bir şeyler almamı istedi. İlk tepki olarak hazır kasadayken bir çikolata da ona alsam ölmem diye düşündüm. Benim çikolatalara uzanmamla çocuk kıyameti kopardı ve dükkanın içine doğru koştu. Peşinden gittiğimde bana bir kutu toz bebek mamasını işaret ediyordu. Dükkan sahibine “buna gerçekten ihtiyaçları mı var yoksa satıp tiner mi alıyorlar” diye sordum, çünkü turist olarak bizim görevimiz sürekli olarak kandırılmamaya, kazıklanmamaya çalışmak ve her an her şeyden şüphe etmek öyle değil mi? Aldığım cevap “küçük bebek var” oldu.

Hippilerin hakim olduğu eski ihtişamını kaybetmiş olmakla beraber diğer turistik bölgelere yeğ tutacağım sakin ve sevimli Freak Street’te bir soluk alıp yoluma devam ettim. Dev Anand‘ın 1971 yapımı “Hare Raama Hare Krishna” adlı filminde Prashant adlı genç bizdeki Tarık Akan misali Hippiler’le gününü gün eden kız kardeşini kurtarmaya Kathmandu’ya geliyodu. Yolculuklarımda tanıdığım, her türlü meleğin ve feleğin çemberinden geçmiş yaşlı Hippie’ler ise artık koca pis bir şehre dönüşen Kathmandu’ya dönmek istemiyorlardı. Durbar Meydanı’na dönüp tapınaklardan birinin merdivenlerinde oturdum ve bundan 40 yıl kadar önce John Lennon’ın da bu basamaklarda oturduğunu hayal ettim. Bugün benim olduğum gibi o da aynı meydanda Kumari Bahal’deki yaşayan tanrıçaya bir 50 metre uzaklıktaydı… Yüzlerce tanrı ve tanrıçanın gündelik yaşamın içinde yer aldığı Nepal’de “yaşayan tanrıça” yani Kumari geleneği 17. yüzyıla dayanıyor. Geleneğin kaynağına dair farklı inanışlar olsa da pratikte 3-4 yaşlarında, Buda’nın geldiği kasttan, belli karakter ve fiziksel özelliklere sahip küçük kızlar arasından seçiliyor ve ergenliğe erişene kadar tanrıça olarak görev yapıyor. Bu noktada gene Hindu geleneği ile Budizmin içiçe geçtiğine şahit oluyoruz. 1984-91 yılları arasında Kumari olan Rashmila Shakya “Tanrıçadan Ölümlüye” adlı kitabında Kumari seçim sürecinde küçük kızların kesilmiş bizon başlarıyla dolu bir odaya koyulup korkutulduğu gibi mitleri yıkarak işin gerçeğini anlatıyor. Bilişim Teknolojisi alanında üniversite diplomasını almış olan Rashmila bugün Kumari’lerin normal hayata adaptasyonunu kolaylaştırmak ve gerekli eğitimi almasını sağlamak için girişimlerde bulunuyor.

Nepal’de olmak gündelik gerçeklik ve ülkenin siyasi yaşamıyla da iç içe olmak anlamına geliyor. Örneğin grev dolayısıyla tüm otobüs seferleri iptal edilip 3 gün sınırda kaldığınızda, muhalefet partisinin federalizm karşıtı protesto yürüyüşleri yüzünden otobüsünüz 5 saat boyunca Kathmandu trafiğinde kaldığında, genç komünistler birliği tarafından öldürüldüğü iddia edilen iki gencin cesedi Dhading bölgesinde gömülü bulunduktan sonra her köyün girişinde yola dizilmiş kaya ve odunlarla geçiş engellendiğinde ülkenin gerçeğine isteseniz dahi kayıtsız kalamıyorsunuz. 1996’da misket tüfekleri ve “kukuri” adı verilen hançerlerle yola çıkan aydın kesimden Maoist cephenin çehresi kısa zamanda değişmiş. Onlar kısa zamanda soygun gasp ve haraç ile silahlanıp ev yapımı patlayıcılar kullanmaya başlarken Maositleri terörist ilan eden ABD “teröre karşı savaş” adı altında krallığa milyonlarca dolar akıttı. İç savaş kalkınmayı durdurarak ve sürekli bir güvenlik krizine yolaçarak halkın zararına oldu. Turistler Maoistlerin zorla aldıkları bağışlar karşılığında verdikleri makbuzları hatıra olarak saklarken kimileri de Maoist kılığına girip fotoğraf makinelerine el koyuyordu. 10 yıl süren halk devrimi ve sürekli çatışma sonucunda 2006 yılında krallık devrildi ve Federal Demokratik Cumhuriyet haline geldi. Nepal günümüzde komünist partinin seçimle hükümete geldiği üç ülkeden biri. Muhalefette ise yine çeşitli komünist partiler ve diğerleri yeralıyor. Bugün de Nepal’de siyasi durum çoğunlukla kestirilemez olduğundan bölgeye bir gezi planlarken o anki durum hakkında muhakkak bilgi sahibi olmak gerekiyor.

Ancak ne kadar bilgi sahibi olursanız olun Nepal’i mantık çerçevesine oturtmanın faydasız olduğunu göreceksiniz. Çünkü Nepal 200 kilometrelik yolun 6 ila 8 saatte alındığı, indiğinizde tüm iç organlarınızın yer değiştirdiği otobüs yolculuklarıdır, günlerce mercimek, pirinç, sebze ve turşudan oluşan “dhal bhat” yemektir, tuvalette keçilerle, tapınakta fil kamasutrası rölyefleriyle karşılaşmaktır, Nisan ayında bir panayırda çarpışan arabalarda 2066 yılına girmektir, ormanda rehberinizin güvenlik uyarısı olarak ayı görürseniz şarkı söyleyip el çırpmanızı, kaplan görürseniz saygıyla gözünün içine bakmanızı salık vermesidir, ay ışığında bir anne ve bebek gergedanın koparıp yediği otların sesini dinlemek, nehirde fil banyosu yaparken turist olma fikriyle barışmak, bir budist tapınakta rahiplerle “mutluluk nedir, akıl nerededir, ben kimim” gibi konuları tartışırken köydeki festival için kurulan çadırdan gelen Guns n’ Roses şarkılarını duymak, eskiden sulara tapılan bu şehirlerde sabah akşam belki bir 2-3 saat gelen su ve elektriğin kıymetini anlarken küresel ısınma konusundaki hissiyatınızın farklı bir derinlik ve gerçeklik kazanmasıdır…

Durbar meydanı yakınında sık sık gittiğim Shiva restoranda Suraj, yani güneş adında bir genç çalışıyor. Gözlerinin parıltısı ve muhteşem gülümsemesinin yanı sıra Suraj’ın en büyük özelliği teşekkür kabul etmemesi: “Teşekküre gerek yok”. Nasılsın diye sorulduğunda da her zaman aynı cevabı veriyor: “Ben her zaman iyiyim”. Sorarsanız size mutluluğun sırrını vermekten de çekinmiyor. Her sabah uyandığında gülümseyeceksin, gün boyunca gülmeye devam edeceksin, her şeyi kendine dert etmeyecek, her anın tadını çıkaracaksın. Bir sorunla karşılaştığında omzunu silkip “Ke garne?”, “N’apalım yani?”diyeceksin; kalabalık bir evde yaşayacaksın. Her güzellik çoğaldıkça sana geri gelecek çünkü…

Bu yazı Yeni Aktüel‘de yayınlanmıştır. Tüm hakları Yeni Aktüel‘e aittir.

Etiketler:  ,