Kozmik nostalji ‘düşdaş’ları

Pınar Üzeltüzenci 01 03 2006

0


“Her dinleyişte farklı bir tecrübe yaşatan bir müzik yapmaya çalışıyoruz, ruhani ve içine girdiğiniz zaman keşfedecek birden fazla şey sunabilen bir yolculuk. Dinleyiciden tek beklediğimiz şey buna inannıp bize ilham vermeye gönüllü olmaları”

New Yorklu ikili Delia Gonzalez & Gavin Russom’ın müziğinin günümüz müzikleri arasında nereye denk düştüğünü kestirmek zor. Sound-art, heykel, resim gibi dallarda gösterdikleri yoğun performanstan kelli isimleri New York sanat camiasında epey bir telefuz edilmişliği olan ikilinin, son yılların en oynak disko punk işlerinde parmağı olan DFA şirketini etiketiyle yayınladığı bilgisine dayanarak “Days of Mars” albümünü dinlerken kılık kıyafetlerinden albümlerinin adına kadar baştan aşağı garip bu grup hakkında yaşayacağınız en büyük şaşkınlığı yaşıyorsunuz zaten. Bu müzik ne The Rapture’a, ne LCD Soundsystem’a ne de Death From Above 1979’a benzemiyor, hani o ‘labelmate’lik denilen müesseseden minumum hallenmemiş. Delia ve Gavin’in ana ilham kaynakları plak şirketi-daş’ları gibi post-punk yahut disko nostaljileri yerine, Tangerine Dream ve Brian Eno’nun başı çektiği bariz krautrock ve new age ana çerçevesi dahilinde fokurduyor.

Bu elektronik nostaljinin Gavin Russom’un kendi imalatı olan synthesizer’lar ve parlak metalik ses katmanlarının bir sonucu olduğu ortada ama hissettirdiği şeyler de aynı oranda bir acayip. İkilinin Delia Gonzales & Gavin Russom monikeri altında yayınladığı ilk albüm “The Days of Mars” ortalama 11’er dakika süren dört şarkı ihtiva ediyor.  Bu şarkıların kendi içlerinde, aynı yolu izliyormuş gibi görünüp pek de çaktırmadan o yol üzerinde şekillenen ruh hallerine de kaydığını düşünürsek, dört gibi gözüken bir kaç şarkı da diyebiliriz aslında.

Daha evvel, bir tanesi sokaklarda absürd dans gösterileri düzenlemekle ün yapmış gerilla tiyatro grubu Fancypants olmak üzere birkaç dans müzik temelli grupta yer alan Miamili Delia Gonzales ve Mystic Satin isimli bir grupta sihirbaz olarak çalışan Gavin Russom’ın böylesine fazla ortak meraka sahip olup birbirinden habersiz yaşayıp giden iki yabancıdan, ruh ikizine ve iş arkadaşına dönüştükleri an bir partinin dans pistinde yalnız kaldıkları an olmuş. Göz göze geldikleri andan itibaren birbirlerinin hayatında büyük rol oynayacakları malum olan ikili bütün gece dans ederek geleceğe yatırım yapmışlar ve ertesi gün en iyi arkadaşlar sıfatıyla uyanmışlar. Zaten bir ay geçmeden Delia, Mystic Satin’in menejerlik görevini üstüne almış ve birlikte modern danstan, canlı müzik, film ve video’ya kadar birbirine girmiş disiplinlerden oluşan şovlar yapmaya başlamışlar (bir de heavy metal grupları var: Fight Evil with Evil).

İkilinin şu anki müzikal duruşuna giden yol ise, çektikleri video’lara yaptıkları soundtrack’ler sayesinde açılmış. Sosyal tarafı ağır çeken Delia’ya nispeten biraz daha içine kapanık ve düşünceli biri olan Gavin, müzikal anlamda yaşadığı o ‘kendini hiçbir yere ait olamama’ kirizini aşmak adına, kendine ait bir synthesizer yapmaya başlamış ve olacağına bakın, Gavin imzalı bu edevatlar ikilinin multi medya sergilerinde kullanılmaya başlayarak kendilerine özel bir üne bile kavuşmuş. Sonrası farklı farklı isimler altında yayınlana  EP’ler, single’lar, ne idüğü belirsiz demo kayıtları.

Ve geliyor “The Days of Mars”. Adını Winifren Bryher’in İkinci Dünya Savaşı anılarını anlattığı kitabından alan albüm, ilk bakışta donuk bir an hedefliyor gibi gelebilir; bir fotoğraf yahut dondurulmuş bir film karesinde zoom yapmak gibi. Aslına bakarsanız bunu başarıyor da. Herşey olabildiğince ciddi, herhangi bir cıvımaya yer yok, velhasıl bu 40 küsür dakikalık dinleyiş tecrübesinden sonra bu senfonik sabitlenme durumu alışkanlık yarattığı için sabaha kadar repeat’te takılı kalabiliyor. Albüm kendi yörüngesindeki turunu ancak bu şekilde tamamlayabiliyor. Mesela açılış parçası ‘Rise’ önce dokuz dakikalık bir karşılama taklidi yaptıktan sonra nefis bir şekilde, siz ilk dinleyişte hangi arada becerdiğini anlayamadan, gizli bir manevrayla yerli yerine oturuyor. Ardından gelen ‘13 Moons’ da vidaları bir güzelce sıkıştırarak bir sonraki basamağa, gondolun havada biraz durduktan sonra kendini son hızla aşağıya bıraması gibi bir his yaratan ‘Relevee’ye yer açıyor. Kapanışı yapan ‘Black Spring’ ise koskoca bir tarlanın uzaylılar tarafından lime lime edildikten sonra terk edilmiş iç karartan manzarasını tamamlarcasına sinsi bir şekilde üç noktayı koyuyor. Repeat’e takılma derken kastettiğimiz de işte buydu…

Ritim ya da perküsyon adına sıfırı çeken albümün illa aramak gerekirse en büyük problemi, gerçekten bugüne dair pek bir şey ima etmemesi. Sesler ve işleniş biçimleriyle Kraftwerk’le aynı laboratuardan çıkmış gibiler. Bu yüzden biraz zamansız ve dünya dışı bir haleti ruhiyeye sahip olabilirler. İkilinin teatral geçmişinin farkında olmak aslında bu grupla ilgili şaşırtıcı gerçekler zincirinde başka bir halka çünkü müziğin pek de öyle ‘frapan’ bir tarafı yok. Daha ziyade bilim kurgu bir atmosfere sahip ve hakikaten bir oyundan ziyade kitabın soundtrack’i olabilecek gibi tınlıyor. Bu yüzden müziği birkaç kez dinleyip kendinizce bir yaftalar yapıştırıp kişiselleştirdikten sonra Delia ve Gavin’in fotoğraflarını gördüğünüzde ya da özgeçmişlerini okuduğunuzda biraz affallıyorsunuz. Bu iyi bir şey mi yoksa kötü mü önemli değil; önemli olan Delia Gonzales ve Gavin Russom imzalı “Days of Mars” albümünün hakikaten değişik ve bu değişikliğin hakkını veren bir kayıt olduğu.

Bu metin Basatap adlı dergide yayınlanmıştır. Tüm hakları Basatap dergisine aittir.