Müzik dinler misin?” diye bir soru kalmadı gibi geliyor bize, ne de olsa yaşlısı genci, her insan mutlaka ucundan kıyısından müziği dinliyor ya da dinlemeye maruz bırakılıyor. İnsanoğlunun kulakları bir şekilde ardarda dizilmiş melodilere alışmış durumda. Ama müzik dinlemek; zaten istesek de kapatamayacağımız kulaklarımızdan, çalan müziğin geçmesine izin vermek midir gerçekten? Elbette ki, biraz müzikle ilgilenince, yani dinlediğniz grupları kategorilendirmeye, onların konser tarihlerini takip etmeye, grup üyeleriyle ilgili dedikoduları okumaya başladıysanız, bu müzik dinleme işinin virüsüne sahipsiniz demektir.
İçinde bulunduğumuz seneden 10 x geriye gittiğinizde bile, dünyanın teknoloji sayesinde nasıl evrildiğini algılayabilirsiniz. Üstelik bu hızın sabit bir hız olmadığını, her geçen sene üzerine eklemlenen yeni bir teknolojik devrim ile arttığını fark edeceksiniz. Yani kısacası, hiç kimse önümüzdeki seneye kadar dünya üzerinde ne olabileceğini kestiremiyor. Çünkü biliyoruz ki her an birileri Japonya’dan robotların dünyayı ele geçirdiğini ilan edebilir ya da ilk klonlarla muhattap olmamız gerekebilir. Ne de olsa artık iktidar yer değiştirdi ve hepimiz elimizdeki teknolojinin gücüne göre aslında birer Tanrı’yız.
İşte tüm bu gelecek parodileri arasında aslında yıllardır bizi tutan ve tutmaya devam edecek olan “müzik” de, kavram ve yöntem olarak anlam değiştirmeye başladı. Malum, hepimiz MP3 döneminin tamamen farkındayız. Dijital müziğin, yıllar boyunca süregelen klasik müzik enstrümanlarına kafa tutmasına artık kimse şaşırmıyor. Hatta bir çıkış yolu bulmak adına olsa gerek, yıllardır sesine aşina olduğumuz analog enstrümanlar , yeni akranları dijitaller ile bir araya geliyorlar. Fakat konumuz “müziğin evrimi” değil, “müziğin sosyal evrimi”.
“Müziği var olduğu noktadan alıp, başka bir yere taşıyan güç ne oldu?” derseniz, karşımıza çıkacak iki kavram var; internet ve küreselleşme. Yaklaşık son birkaç senedir, artık günlük kullanıma da açılmış olan internet sayesinde sahip olduğumuz bilgileri aktarma şansına sahip olduk; bir anlamda iletişimimiz güçlendi. Bilginin aktarılması ve sahip olunan bilginin insanlar arasında iletişim formülüyle açıklanması dahilinde, müzik dinlemek artık iletişimizi güçlendirmek için de öncelikli uğraşlardan biri haline geldi. İnter-aktivitenin yüksek olduğu müzik dinleme eylemindeki sorunlara yeni teknoloji olanakları sunan Last FM ise, krallık mertebesine yükseldi.
Şimdi kısa bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz ve ilk PC’lerimize ve yeni versiyon cillop gibi Winamp’lerimize gidiyoruz. Kazaa’nın, Audiogalaxy’nin henüz kanunlarla alt edilmediği günlere… O zamanlar müzik paylaşmak için uygun olan “Ne dinliyorsun?” sorusunu soran bizlerin, zaman içinde “Last FM’deki nick’in ne?” sorusuna dönüşeceğini bilmediği günlerdi. Arkadaş buluşmalarında bilgisayar başında oturulur, şen şakrak müzikler dinlenirdi. Dinlediğimiz her MP3’ün ayrı bir değeri vardı gözümüzde, her bir playlist için saatler harcanırdı. İlgilendiğimiz müziği anlatmak için ICQ info’ları doldurulur, IRC’de müzik komüniteleri oluşturuldu.
Nostalji bir yanda, bugün müzik dinlemenin tadı, eskisine oranla fazlasıyla değişti. Öncelikli olarak müziğin teknolojiden devraldığı yeni oyuncaklar ile icrası, sonraları da müzik paylaşımının yasalarla olan barışıklığı sayesinde bilgisayarımızda dönen müziğe dair her türlü olayın “log”u tutulmaya başlandı. Bunun için atılması gereken ilk adım ise “Audioscrobbler”dan haberdar olmak, zaten haberdar olur olmaz da üye olmak. “Nedir peki tüm bu çaba, tüm bu aktarım?” demeden önce, isyanımızı bir kenara koyup Last FM’den, yani müziğin sosyalize “levelup”ından bahsedelim.
Sosyal müzik teknolojisinin oyun alanı
Hikaye şöyle başlıyor; bundan yıllar evvel müzik daha enstrümanda telken, bugün müdahale edebildiğimiz, üretebildiğimiz, paylaşabildiğimiz bir zevk sahası. Last FM, yani “sosyal müzik – teknoloji platformu”, müziğin paylaştırılması ve incelenmesi adına atılmış önemli bir adım. Bu hikayenin diğerlerinden farkı ise, teknolojinin her geçen gün sunduğu yeni sistemleri (blog, tag..vs) müzik komünitesine entegre etmeyi akıl etmesi.
Bu platformda var olabilmek için çok fazla bir şeye ihtiyacınız yok. Öncelikle kendinize bir “kullanıcı adı” ve bunun dahilinde bir “profil” belirlemeniz gerekiyor. Daha sonra da sürekli olarak bilgisayarınızdan müzik dinlediğiniz programa, Last FM’e data taşıyacak bir eklenti kurmanız gerekiyor. Tüm bu işlemlerin sonunda kendinizi bu sisteme adamış birey olarak kabul edebilirsiniz. Last FM kendisini kullanıcı bilgileri üzerinden oluştururken, sizin yapmanız gereken sadece müzik dinlemeye devam etmek. Kalanını Last FM, sisteminde oluşturduğu yazılımla ortaya istatistiksel olarak döküyor. Yani müzik dinlemeyi sosyal ve istatistiksel bir platforma dönüştürüyor. Bu sayede öncelikle kullanıcı olarak kendinizin istatistiksel müzik dinleme bilgisine ulaşabiliyorsunuz; ki bir hafta içinde hangi track’leri obsesyon katsayınızla çarpmışsınız, hangilerinden artık baymaya başlamışsınız, bir hafta boyunca en çok hangi albümlerle haşır neşir olmuşsunuzu görebiliyorsunuz. Ama işin asıl heyecanlı kısmı, diğer istatistikler arasındaki link’ler. Yani Last FM’in buradaki konumu, kullanıcının sunduğu bilgiyi uygun bir arayüze oturtmayı başarbilmek. Bu korkunç başarılı işleyen sistem karşısında, “discogs.com” gibi yıllarca müzik severlere hizmet etmiş birçok dizin anlamsızlaşıyor. Hatta müzikle ilgili bir sorusu olanlar öncelikle Last FM’i ziyaret edip, kendi müzikal obsesyonlarına ortak buluyorlar. Sonuç olarak akla gelen ilk soru ise, “Nike’ın yıllar önce spora yaptığını Last FM müzik için mi yapıyor?” oluyor.
Last FM müziğin nesi?
Last.fm’de biraz vakit geçirdiğinizde, bağımlısı olmamanız mümkün değil. Dinlediğiniz her türlü müziğin istatistiği tutma beceresine sahip bu platform, yalnızca size ait bilgileri kategorilendirmekle kalmıyor, aynı zamanda sizin gibi insanları ve sizin dinlediğiniz müziklere benzer müzikleri de önünüze seriyor. Bu demek oluyor ki, “siz bilgisayarınızdan müzik dinlemeye devam edin, biz de size bir sonraki müzik tercihinizi söyleyelim.” Peki ya bu mümkün mü?
İstatistiksel verilerle aslında mümkün olduğunu itiraf etmek gerekir. Çünkü insan-müzik-internet üçlüsünün arasında giren sadece “gerçek insan”larla sosyalize olmaksa, -teknoloji sağ olsun(?) bundan zamanla vazgeçiyoruz- Last FM de bunun farkında, “google” kadar korkutucu olmayan, samimi ve başarılı bir oluşum.
Şimdi gelelim broadcasting’e, yani müziğin kullacılara “internet üzerinden” sunulmasına. Buna kimsenin karşı çıktığı yok; aksine bir albümün içerdiği tüm lezzetleri bir Last FM player’ı ile tadabiliyorsunuz. Şimdilik plak şirketleri de bu yeniliğin önünü kapatmaya çalışmıyor. Çünkü artık herkes teknolojinin paylaşıma yönelik atağının farkında ve önüne geçme akılsızlığında bulunmuyor. Medya paylaşımı için hergün yeni bir haber duyuran cep telefonu teknolojisinden tutun da, derimizin altına yerleştirebileceğimiz broadcasting sistemlerine kadar paylaşım pompalanıyor.
Bütün bunların sonucunda bize kalan tek sosyal çaba ise, müzik zevkimizi ve seçimlerimizi insanlarla iletişim kurmak için Last FM’e bağışlamak oluyor. Sonrasını Last FM bizim için kategorize ediyor zaten. Tıpkı blogging gibi ya da tıpkı matchmaking gibi birileri kimi “yazılım”larla bizler için çalışıyor, Last FM’in çıkış sorusu olan “ne dinlersin?” ise sosyal toplumda tuzla buz oluyor.

Elif Demirci → 27 12 2011
0