
Norveçli trompetçi Arve Henriksen trompeti neredeyse shakuhachi çalar gibi çok farklı bir teknikle çalıyor. Vokali konusunda ise hala bir tanım bulamadım. Sıkı çalışmış. En önemlisi Supersilent grubunun da bir üyesi olmasının yanında önde gelen kuzey elektronik müzik kayıtlarında sıkı müzisyenlere de eşlik etmiş olması.
Trompetçi Arve Henriksen’i, John Balke’nin Magnetic North Orchestra projesinde, Audun Kleive ve Nils Petter Molvaer kayıtlarında keşfettim sanırım. İlk iki solo albümünü yayınlamadan önce o kadar çok isimle çalıştı ki bu isimleri sıralamaya giriştim ama çok zormuş. Ancak Arve Henriksen’in içinde olduğu çok önemli iki proje ya da daha doğrusu grup olan Food ve Supersilent’ı (ki bu en önemlisi) mutlaka hatırlatmak gerek. Şu sıralar Food ile birlikte olmasa da Supersilent tarafında işlerin gayet hızlı ilerlediğini Arve’den kanlı canlı öğrendik. Aslında Arve ile röportaj yapmaktaki ilk amaç Supersilent değildi çünkü Arve’nin 2001 tarihli ilk solo albümü “Sakuteiki” sonrası bu ay yeni solo albümü “Chiaroscuro” yayınlandı. Yine Rune Grammofon’dan çıkan bu albüm birkaç ay önce elime ulaştığından beri hala çözemediğim birkaç sorunun cevabını da Arve’ye sorma fırsatı yakalamış oldum. Aslında kafayı en çok yoran şey Arve’nin vokal tekniği. Yani hangi oktavdan olduğunu bir türlü çözemeyeceğiniz belki de duyup duyabileceğiniz en garip, farklı erkek vokal. Vokali bir yere bırakın shakuhachi çalar gibi farklı bir teknikle yarattığı trompet tarzı da aynı şekilde merak konusu olacak nitelikte. Norveç Trondheim Jazz Festivali kapsamında çaldığı sırada sağolsun Arve bu sorularımızı yanıtladı.
Trondheim Jazz Festivali nasıl? Üç günlük bir programın vardı?
Festival genel anlamda süperdi. Önce çocuklar için bir konser verdim, sonra da Supersilent ile bir konser verdik.
Bir sonraki performanslar nerede olacak?
Bir sonraki konser Trygve Seim Ensemble ile birlikte Oslo’da olacak. Trygve Seim Ensemble’ın son albümü “Sangam” için vereceği bir konser. Ondan sonra da Lillihammer Jazz Festival’inde bir solo konserim var. Onun da sonrasında ise basta Anders Jormin, saksafonda Trygve Seim ve Sinikka Langeland’dan oluşan bir grupla Helsinki’de çalacağız. Kasım başından itibaren de Supersilent ile Kanada ve ABD’yi kapsayan bir turnede olacağız.
Sound’un, tarzın hakkında konuşursak müziğinin daha çok dokular ve boşlukların birleşimi gibi olduğunu söyleyebilir miyiz? Yani melodi ve ritimler yerine daha çok bunlar üzerinde duruyor gibisin? Bunun yanında sound’un aslında Kuzey Avrupa deneysel müziğine yakın dursa da ondan da çok uzakta.
Yeni sesler üretmek konusunda hep saplantılı oldum. Aslında bu, trompetle tanışmamın ilk yıllarından beri böyle. Kulağa sıcak gelecek bir trompet sound’u yaratmak konusu üzerine epey saat harcadım. Ancak sadece bu değil. Bence trompetin hala hiçbirimizin keşfetmediği ses varyasyonları ve tonları var. Benim için en önemli şey bunları keşfetmek. Bir keresinde sanırım 1988 yılıydı bir çeşit Japon bamboo flütü olan shakuhachi ile tanıştım.
Bu tanışma Nils Petter Molvaer sayesinde oldu sanırım?
Evet. Nils Petter Molvaer bana bir kayıt vermişti ve ben de onu kopyalamıştım. O andan itibaren müzikal anlamda her şey değişmişti benim için diyebilirim. Yani üzerimde böylesi büyük bir etki bırakmıştı. Sonrasında koto, biwa, shakuhachi gibi birçok enstrüman içeren Japon müziği kayıtları toplamaya başladım. Tüm bunlarla benim sound’uma doğru bir adım atmış oldum. Shakuhachi’nin sesine hayran kalmıştım.
Aslında çok kişi tanımıyor bu enstrümanı biraz anlatır mısın özelliklerini?
Shakuhachi genelde solo olarak çalınır. Zen Budizmi geleneklerine kadar dayanan köklü bir geçmişi var aslında. Bu biraz da minimalist bir ifade tarzına ve meditasyona yardımcı rahatlatıcı bir sese sahip olmasından kaynaklanıyor. Dediğim gibi shakuachi benim ses ve tonlar üzerindeki hatta trompet çalış tarzımdaki her şeye yepyeni bir yön getirdi.
Senin sound’una dönersek tekrar?
Aslında onun öncesinde tabii ki Jon Hassell, Per Jörgensen, Palle Mikkelborg, Nils Petter Molvaer, Miles Davis, Chet Baker ve bunun gibi birçok önemli isim ilk ilham kaynaklarım.
Don Cherry etkileri de var bence müziğinde?
Kesinlikle. Hayran olduğum müzisyenlerden biri. Hatta az önce sayarsak unuttuğum için utandım şimdi. Dediğim gibi yıllarca özellikle de trompetteki ilk yıllarımda birçok kültürden farklı sesler araştırıyordum. Düdük, Hint flütleri, Bali sound’ları, Mongolya’ya özgü vokal teknikleri, Sidsel Endresen tarzı vokal ve tabii ki elektronik sound’lar vs. Son 10-12 yıldır çok sayıda müzisyenle birlikte çaldım. Farklı tarzlarda, türlerde ayrı ayrı projeler gerçekleştirdik. Ancak trompetteki o bahsettiğin ve sadece bu kelimeyi duymamın bile tüm çabana değdiği “özel” sound kesinlikle shakuhachi sayesinde oldu. Yani net tanımıyla trompeti shakuhachi çalar gibi çalan adam ilan edildim diyebiliriz.
Bir taraftan da Supersilent ve Food elemanısın ayrıca. Food’la artık çalışmasan da hangi grupta kendini en rahat hissediyorsun. Bence özellikle Supersilent projesi süper.
Food artık bitti. Yani onlarla çalmıyorum. Dediğin gibi Supersilent benim için de kendimi en iyi hissettiğim grup. Ancak bunun yanında Trygve Seim Ensemble ve Christian Wallumrød Ensemble ile de çalmak beni çok keyiflendirdi.
Supersilent ile yeni projeler neler? Tam bir hayranı olarak en heyecanlı sorum bu.
San Francisco, Chicago, New York ve Berlin’i kapsayan ve kasım başında başlayacak bir turne var ilk sırada. Aralıkta da Budapeşte’de olacağız. Ve önümüzdeki yıl bir DVD ve 10 CD’lik bir box set hazırlamayı düşünüyoruz.
Tamam rahata erdim. Diğer sorularla devam edebiliriz. Birçok ülkenin müzik kültüründen etkileniyorsun. Bunlar içinde en önemlisi Japonya diyebilir miyiz?
Evet ancak bunun dışında dünyanın birçok başka kültüründen müzikler de ilgimi çekiyor dediğin gibi. Hatta Bulgar ve Ermeni çalgıları, Mongolya vokal tekniği, Arabistan sound’ları, Avrupa klasik müziği gibi.
Trompet stilinin shakuhachi sound’una yakın olduğundan bahsetmiştik. O arada konu biraz dağıldı. Başka bir enstrüman üzerinde diğer bir enstrümanın sesine benzer bir ton yakalamak çok zor. Geleneksel honkyoku shakuhachi müzisyenlerine yakın bu sound’u trompete uygulamayı nasıl başardın?
Kulak çok önemli. Yani tek kullandığım o. Bu kadar basit. Çok iyi ve çok dinlemek. Ve tabii bunun yanında olabildiğince uzun saatler boyunca çalışmalar, pratikler yapmak ve her tonu her oktavda olabildiğince yumuşak çalmaya çalışmak. Ayrıca vokal örneklerini de trompet stiline yedirmek. Yaptığım şeyler bunlar.
Peki çok farklı vokal tekniğin için de bu geçerli. Bu tekniği nasıl oluşturdun?
Uzun zamandır çok farklı vokal teknikleri dinliyorum. Bu dinlediklerimi birleştirip bunları bir şekilde kopyalamaya çalışıyorum. Bir süre sonra vücudunu ve kulaklarını o kadar iyi tanımaya başlıyorsun ki kendi sound’unu oluşturuyorsun ister istemez.
Genel anlamda Zen ya da Budist felsefesi ile ilgin var mı?
Aslında hiç yok. Ancak tam olarak rahatlama formüllerini bilmeyi isterdim sanırım.
Bir önceki albümde çok farklı akustiği olan mekanlarda kayıtlar yapmıştın. Bundan bahseder misin biraz?
Rune Grammofon’dan Rune Kristoffersen bana albüm yapmam konusunda baskıda bulunduğunda ilk anda buna hazır olup olmadığımı düşünmüştüm. kendi adıma çıkacak ilk albümdü ve bu işin içinde mutlaka Helge Sten’in olması gerekiyordu. Birlikte çalışması muhteşem biri. Onunla birlikte bu fikir, yani farklı mekanlarda kayıt yapma fikri oluştu. İlk başlarda daha çok elektronik, sample’a dayalı bir müzik vardı kafamda ancak sonrasında bunun tam da istediğim ve bana uygun olan şey olmadığını gördüm. Daha kompleks olmak yerine daha sade ama etkili bir ifade şekli bir atmosfer de bulunabilirdi. Bunun için farklı mekanlar ve akustikler denedik. Her şey canlı ve overdub’sız kaydedildi. Mekanlardan biri Oslo’da klasik tipte bir kilise olan Sofienberg’di. Oradaki org eski ancak çok iyi hafiften karanlıkbaslara sahipti ve ortam da bu karanlık sesi biraz ısıtıyordu. Ancak tek sorun kilisenin Oslo’nun merkezinde olmasından dolayı tam anlamıyla sessiz bir ortam yakalamakta zorluk çekmemizdi. Bu yüzden Lommedalen’de başka bir mekanda da çalıştık. Mekanlardan biri de Emanuel Vigeland Müzesi’ydi. Orada yaklaşık 10-15 saniyelik bir yankı var. Studio Mekanikk ise Oslo’da bir çatı katı dairesinde kurulmuş bir stüdyo.
İkinci albüm Chiaroscuro’yu nasıl tanımlarsın?
Chiaroscuro bir çeşit film müziği gibi. Albümle uğraştığım sıralarda yaşadığım her şeyin bir özeti aslında.
Gelecekte tüm müzikal sürecin elektronik ekipman üzerinde olacağına dair düşünceler var. sen bu konuda neler düşünüyorsun?
Elektronika tabii ki devam edecek. Ancak bana öyle geliyor ki birçok müzisyen akustik enstrümanları daha fazla kullanacak. Örneğin sana özel bir tavsiye de vereyim. Trygve Seim Ensemble ve Christian Wallumrød Ensemble’ın işlerini mutlaka dinle. Akustik enstrümanlar üzerine kuruyorlar temel yapıyı. Benim elektronik enstrümanlarla ilişkim hep hem bir aşk hem bir nefret ve bıkkınlık şeklinde oldu. Kimi zaman kendini tekrar şeyleri çok sık duyduğunda fenalık geliyor.
Değişik müzik aletleri almak için değişik ülkelere özel ziyaretler yapıyor musun?
Bu amaçla bir seyahat yapmadım hiç.
Norveç’te en sık hangi kulüplere gidiyorsun ve hangilerinde çalmaktan hoşlanıyorsun? En popülerlerinden biri Blå. Senin için de öyle mi?
Evet Blå süper. Aslında gece çıkmaya çok da vaktim olmuyor. Ancak Bergen ve Trondheim çevresinde çok iyi kulüpler var. Aslında çok fazla sayıda kulüp yok ancak müzik çevresinde herkes birbirini tanır ve birlikte çalışır. Ayrıca birçok farklı müzik türünden insanların ve bu müzik türlerinin bir araya gelmesiyle de Norveç’e özel bir karışım çıkıyor ortaya.
Hangi label’lar favorin?
Rune Grammofon ve NORCD, fakat bunun dışında Norveç’te çok iyi işler yayınlayan daha birçok label var. Örneğin Jazzland, Curling Legs, Bergland Records vs.
Bu soruyu bir önceki ay senin de plak şirketin olan Rune Grammofon’un sahibi Rune Kristoffersen’a da sordum. Senin de fikrini merak ediyorum. İskandinav ülkeleri ve özellikle de Norveç kuzey elektro cazı, elektro gibi birçok deneysel müzik alanında ve emprovizasyonda son 10-15 yıldır özellikle çok başarılı. Bu başarının sırrı ne sence? Örneğin Norveç’in nüfusu Londra’nınkinden bile az olmasına rağmen çıkan işlerin sayısı ve kalitesi anlamında birçok dünya merkezi şehir kadar yaratıcı.
Bu cevaplaması çok da kolay bir soru değil Rune’un cevabını da merak ettim ancak bence bu özellikle Norveç için konuşursak güçlü altyapıdan kaynaklanıyor. Örneğin yıllar öncesinden beri süre gelen bir ECM geleneği var. ECM bünyesindeki birçok Norveçli müzisyen bu akımı başlatmış oldu. Arild Andersen, Jon Christensen, Jan Garbarek, Karin Krogh, Terje Rypdal, Jon Balke gibi isimlerden bahsediyorum. Bu müzisyenler şimdilerde yeni nesil kuzeyli müzisyenlerin hep başvurabileceği birer başlangıç noktası ve ilham kaynağı gibi. Örneğin burada bir caz ve emprovizasyon müzisyenini bir pop grubunyla birlikte çalarken bile görebilir insanlar. Türler arası etkileşim çok iyi. Ancak bunu yaparken herkes kendine özgü sound’unu yine korur. Bu da çıkan çalışmanın çok farklı bir tatta olmasını sağlıyor. Ancak şunu da söylemem gerek ki sadece Norveç hakkında değil de bu konuyu tüm İskandinavya’ya yayarsak da aynı şeyi söyleyebiliriz. Aslında Avrupa’nın tümünde şu sıra gerçekten çok büyük bir potansiyel görüyorum hiç beklemediğin yerlerden çok iyi işler çıkıyor. Ancak tabii her şeyi her yeri takip etmek böyle bir teknoloji çağında bile çok zor.
Şu sıralar neler dinliyorsun? Neleri takip ediyorsun?
Olivier Messiaen, György Kurtag ,”Music for String instruments”, Boards of Canada “Geogaddi”, Andreas Scholl, “Heroes” (Mozart, Handel, Gluck), Susanna Wallumrød.
Kendine özel bir festival tasarlarsan kimleri konuk etmek isterdin. Ölü diri her türden hangi müzisyeni canlı dinlemek istiyorsan mümkün olacak hayali bir festival bu. Kimler çalardı?
Louis Armstrong, Keith Jarrett, Stevie Wonder, Jon Hassell, David Bowie, Charlie Parker and Frank Zappa!
Bu metin Basatap adlı dergide yayınlanmıştır. Tüm hakları Basatap dergisine aittir.
Nilhan Durmuşoğlu Johansen → 01 11 2004
0