
Bazı yaralar kolay iyileşmez, bazı şakalara herkes gülmez. Sonra İsveç’ten bir kız gelir döne döne, döne döne İsveç’ten bir kız gelir.
Müzik yapmak çoğu insan için hiçbir zaman yakalamayacağı bir hayal dünyası yaşanabilir kılıyor; kuralları kendinizin koyduğu, her türlü dayatmaya karşı içinizden geldiği gibi takılabileceğiniz bir kurtarılmış bölge. Hele tek başına müzik yapıp icra eden kişiler için bu durum çok daha narinleşip, kişiselleşebiliyor. Gothenburg, İsveç ikametli Sarah Assbring’in müzikal dünyası tam olarak bu kadar kırılgan ve gerçeküstü bir yer. Kendisinin de itiraf ettiği üzere, El Perro del Mar persona’sı, Assbring’in gerçek hayatta yapıp söyleyemediği şey ve duyguları ifade edebilmek için yarattığı bir karakter. Bütün şizofrenisi, sayıklamaları, bilinçliliği/bilinçsizliğiyle bir nevi günlük yani. Dış dünyaya kapıyı kapatıp, oyuna devam etmeyi andırıyor. Bu arada kendisi, basitliğe gönül vermiş birisi. Kelimelerin gerçekten hissedilerek sarf edildiğinde, en basit halleriyle mucizeler yaratabileceğine inanıyor.
Assbring, El Perro del Mar olarak kılık değiştirmeden evvel memleketindeki birçok rock grubunda yer almış, yani kalabalık halinde müzik yapmak nasıl oluyor, o konuda da tecrübeli. 2004 yılında solo uçmaya karar verdikten sonra bir dönem ilham sıkıntısı çektiği zamanlardan birinde yaptığı bir Barcelona gezisi sırasında, sahilde otururken karşısında çıkan bir köpek sayesinde El Perro del Mar’ı yaratmış Sarah. O günden tibaren çeşitli formatlarda şarkıları yayınlanmış ve en sonunda bu şarkıları “Look! It’s El Perro del Mar!” adı altında derleyip toparlamak bu senenin başında nasip olmuş. Albüm, Sarah gibi İsveçli başka bir yalnız kovboy Jens Lekman’ın da bağlı olduğu İngiliz plak şirketi Memphis Industries etiketiyle piyasaya sürüldü. Müzikal anlamda El Perro del Mar, yoğun bir şekilde 60’ların şeker pop müziklerini andırsa da, bütün o ‘lay lay lom’ nakaratlara, baby-doll vokallere, tef seslerine, alkış efektlerine ve minimal enstrüman kullanımına rağmen şarkıların yoğun bir hüzünle kaplı olduğu bir gerçek. Kaydın lo-fi niteliği de bu hayalet-vari atmosferi güçlendiriyor. Dokunaklı ve çocuksu; her sabah siz okul için evden çıktığınızda posta kutusunda mektup var mı diye kontrole çıkmış ama yine bir şey olmadığını görüp göz kenarları aşağı düşmüş tatlı, gizemli ve çekici yan komşu sanki. Görmüş geçirmişliğini kendine saklayan, koyvermiş ama her halükarda duyarlı. Bileklerimizi keselim hüznü değil onunki, ona ait olduğu o kadar bariz, o kadar mazoşist bir karakterde ki, dinlerken özdeşleşmek pek mümkün olamıyor ama bu onun büyülü dünyasına misafir olmayacağınız anlamına da gelmiyor. Hatta bu becerisine hayran kalıyor, içeri alınmadığınıza üzülebiliyorsunuz.
Neden bir grupla birlikte çalmak yerine tek başına çalıp söylemeyi tercih ediyorsun?
El Perro del Mar projesinin ortaya çıkış sebeplerinden en önemlisi, sadece kendime ait olan bir müzik yapmak istememdi. Prodüktörlüğünden şarkı yazarlığına ve düzenlemelerine kadar her şeyi ben yapmak istiyordum; buna tüm enstrümanları çalmak da dahil. Bu ana kadar bir sürü farklı grupta bulundum ve artık istediğim şeyi tek başıma yapabileceğime olan inancım güçlendi.
Albümü yaparken kimseden yardım almadın mı yani? Tamamı sana mı ait?
Evet bu albümde her şeyi kendim yapmak istedim. Müzik yapmanın en eğlenceli taraflarından biri de bu bence. “Look! It’s El Perro del Mar!” albümündeki bütün düzenlemeleri falan kendim yaptım ama bir sonraki albümde başka müzisyenlerle de çalışabilirim. Sonuçta böyle bir takıntım yok, müzik her şeyden önce geliyor.
Hiç iç dünyanı tanımadığın ve ne söylemek istediğini anlayıp anlamayacaklarından bile emin olmadığın insanlarla paylaşmak sana garip gelmiyor mu?
Hayır pek değil. Şiir, sinema ve müzik yanbi sanat böyle biğr şey işte; kendini ifade etmek. Bir şarkı yazarken, şarkının dışında başka hçbir şey düşünmüyorum. Sadece müziğin beni nasıl harekete geçirdiğini ve şarkının beni dönüştürdüğü şeye odaklanıyorum. Bence asıl önemli olan şey de bu zaten: şarkıyla yazarı arasındaki o etkileşim. Dürüst olmak gerekirse dinleyicinin tepkisinin ne olabileceği filan neredeyse hiç aklıma gelmiyor. Benim için müzik, kendimle ve çok iyi bilmediğim yönlerimle kurduğum bir iletişim aracı.
Albümün neredeyse tamamı melankolik ve üzgün bir atmosfere sahipken, adı da (“Look! It’s El Perro del Mar!”) tam tersine bir nevi komik geliyor kulağa. Böyle bir tezat amaçladığın bir şey miydi?
Aslında evet. Samimi ama güçlü bir isim olsun istedim. 50 ve 60’lı yılların albüm isimlerini düşündüm; o dönemlerdeki çok basit ve tatlı ‘işte burdayız, yeni bir grubuz, bize bir kulak vermeye ne dersiniz’ tavrı çok hoşuma gidiyor. Şarkılar ve isimleri arasındaki bu çelişkili durum bence çok çekici ve yapılan işi çok daha ilginç ve karmaşık kılıyor.
50’lere kadar gitmişken… Müziğin, kıyafetlerin hatta fotoğraflarının verdiği hisse kadar genel bir nostaljik durumun var gerçekten. Bu düşkünlüğün sebebi nedir?
Güncel olmayan, basit şeyler beni çok etkiliyor. Günümüzle olan ilişkim çok belirsiz çünkü etrafta kime ait olduğunu bilmediğim o kadar çok bağlantı ve bilgi yığını var ki kafam karışıyor. Tam olarak açıklamak ne kadar mümkün bilmiyorum ama öyle. Yani aslında günümüzle alakası olmayan şeylere olan ilgim nostalji olarak düşünülmemeli. Benim nostaljiden anladığım, geçmişi özlemek gibi şeyler. Oysa ben yaşadığım zamandan memnunum; sadece o zamanlara ait bazı şeyleri çok seviyorum; işte bebop caz, Johannes Brahms falan gibi.
Şarkılarının başlıkları da kısa ve basit. Bu sözlerle bir paralellik kurmak istediğin için özel olarak yaptığın bir şey mi? Yani bütün bir şey hayal etmek ve her şeyi de ona göre düzenleyip isimlendirmek gibi?
Evet, kesinlikle. Zaten ben bitmiş bir şarkının ismiyle birlikte geldiğine inanıyorum. Eskiden bir şarkıya isim bulmak için saatlerce düşünürdüm, çok çarpıcı bir başlığı olsun isterdim ama şimdi bakıyorum da aslında buna hiç gerek yok. Hatta ne kadar az kafa yorarsam o kadar iyi. İlginç bir isim bulmak için zaman harcamıyorum artık çünkü şarkı zaten sonuca götürüyor beni. Ve pek tabii şarkı sözlerim de bu düşüncemle paralel oluşuyor: minimal ve spontane. Dolayısıyla başlıkları da bunu yansıtıyor.
Yaşadığın yerin müziğine doğrudan bir etkisi olduğunu düşünüyor musun? Hem coğrafik hem de müzikal alt yapı açısından…
Belki vardır belki yoktur. Başka bir yerde değil de Gothenburg’da büyümüş olduğum gerçeği, bana verilen imkan ve imkansızlıklarla birleştiğinde ortaya şu an olduğumkişi ve müziğim çıkıyor. Varoluşçuluk sınırlarına girmeden bu soruya cevap vermek biraz zor. İsveç havasının ve mevsimlerin değişiminin illa ki üzerimde etkisi olmuştur. Gothenburg’da yaşamak, aynı anda birden fazla farklı dünyada yaşamak gibi bir şey. Bu yüzden etkilenmemek mümkün değil.
Albümü yaparkenki dönem seni çok etkileyen ve şarkılara temel ilhamı veren bir şey oldu mu?
Genelde her türlü sanat formu ve ağırlıklı olarak görüntülerden ilham alıyorum. Yapmak istediğim müzik kafamda çok belirgin bir şekilde canlanıyor ve görüntülere dönüşüyor. Ben de bunu yakalamaya çalışıyorum, gerçeğe dönüştürmeye, notalara dökmeye… Mesela John Lee Hooker ve Robert Johnson gibi bluescuları dinlediğim zaman neredeyse aydınlandlığımı hissettiğimi hatırlıyorum. İş prodüksiyon kısmına geldiğinde de Phil Spector, Brian Wilson ve George Martin gibi isimleri çok dinliyordum.
Şarkılarındaki o şirin melodilerin altında yoğun bir hüzün hissediliyor. Müzik yaparken melankolik bir ruh halinde mi oluyorsun. ‘Sad’ şarkısındaki gibi “bütün gün üzgün olup akşamları da üzgün olmayı mı düşünüyorsun” (I’m sad all day long and at night i think about being sad all day long’ sürekli?
Şarkı yazarken çok duyarlı ve kırılgan bir ruh halinde oluyorum ama bu illa üzgün bir ruh hali olmayabiliyor. Daha ziyade her şeyden kolayca etkilenebilecek bir durum diyebiliriz. Bahsettiğin şarkıya gelince. Onu yazarken gerçekten öyle hissediyordum. Şarkılarımda olabildiğince açık sözlü ve direkt olmaya çalışıyorum.
Müzikal kahramanların kimler?
O kadar çok var ki… Ve bunlara her gün yeni birileri daha ekleniyor.
Miles Davis birinci sırada. Sonra John Lennon, Brian Wilson, Duke Ellington, Johann Sebastian Bach, Neil Young vs…
Peki müzik yaparken gayri ihtiyari, seni müzik yapmaya itenlere bir minnet borcu ödeüyormuş gibi hissediyor musun? Fark etmeden müziğinin içine giren onlardan kalma etkileşimler falan…
Emin değilim ama sanmıyorum. Müzik yapmak benim için bir cesaret gösterisi olmadı hiçbir zaman. Hayatımın gayet doğal bir parçası ve böyle kalması daha önemli benim için. Kendim dışında başka bir sebep yüzünden müzik yapmaya başlarsam
İşin bütün büyüsünün kaçacağına inanıyorum.
Gerçek hayatta da şarkılarında olduğun gibi kırılgan biri misin?
Hımm, evet öyle olduğum söylenebilir ama güçlü olduğum noktalar da var tabii.
Müzik dışında diğer sanat formlarında aran nasıl? İlgili misin?
Kesinlikle. Diğer sanat dallarından da en az müzikten aldığım kadar zevk alıyor ve etkileniyorum. Hatta bazen müzik dışındaki sanat formları, diğer duyu organlarını da etkileyebildiği için insana daha kolay ilham verebiliyor. Mesela müzik dinlediğim zaman benim kafamda sürekli bir takım görüntüler ve fikirler dolaşıp durur. Her sanat dalı bir başkasıyla etkileşim içine girdiği zaman çok daha etkileyici oluyor bence.
Arkadaşların ve ailen müziğin hakkında ne düşünüyor? Seviyorlar mı?
Sanırım hoşlarına gidiyor. Annemin sevdiğini biliyorum ve bu beni gerçektençok mutlu ediyor. Ayrıca müziğimi seven bir sürü küçük çocukla da tanıştım. Erkek arkadaşımın üç yaşında bir yeğeni var, sürekli benim şarkılarımı mırıldanıyor. Bu çok güzel ve garip bir his. Müziğimin çocukları etkilemesi benim için çok önemli. İleride bir çocuk şarkıları albümü yapmayı planlıyorum.
Melodi tarafından bakarsak, bir şarkıyı tek bir kerede bitirenlerden misin?
Değişiyor. Bezen çok belirgin bir karakteri olan karmaşık bir melodiyle savaşmak zorunda kalabiliyorum. Bazen de o kadar belirgin olmuyor ama ilerledikçe bir yere varabileceğimi hissediyorum. ‘I Can’t Talk About It’ gibi kendini anında belli eden şarkılar da olabiliyor. Bu şarkı ilk ortaya çıktığında nasıl biteceğini biliyordum.
Favori müzisyenlerinden oluşan yeni bir grup kurmak isteseydin, kimleri seçerdin?
Tanrım, ne zor bir soru! Aklıma hiçbir şey gelmiyor. Tek başıma müzik yapan biri olarak böyle bir şey yapmamaya uzun süre önce karar vermişim gibi geliyor. Kendi kendimin favori rüya grubuyum zaten; ya da en azından çalışmak istediğim grup bu (gülüyor). Sevdiğim grup ve müzisyenleri de yaptıkları şeyden alıkoymak istemem açıkc-çası. Oldukları gibi kalmalı ve müzik yapmaya devam etmeliler bence.
Bu metin Basatap adlı dergide yayınlanmıştır. Tüm hakları Basatap dergisine aittir.
Pınar Üzeltüzenci → 01 09 2006
0