Ses dediğin adama böyle dokunur

Pınar Üzeltüzenci 01 08 2006

0


1982 yılında ilk kayıtlarını yayınladığı günden beri Touch, hem sonik hem de görsel anlamda yenilikçiliği inançla birleştiren samimi karakteriyle sakin, sessiz ama epey güçlü ve istikrarlı bir profil çiziyor.

Sound art denilen şey icad oldu olalı, kafalar epey bir karışık. ‘Ses sanatı’ dediğimiz müzikle aynı şey değil mi? Görünen o ki, pek değil. 25 yıl önce sanat öğrencisi Jon Wozencroft önderliğinde kurulan Touch Records, ses’i bir madde olarak düşünüyor ve bileşenleri, doğası ve etkileşimleriyle ‘neler yapılabilir?’i kurcalıyor. Ve bunu meraklı bir çocuk gibi boş bir hevesle değil, bütün sanatsal ve fikirsel birikimini kullanarak alt yapısını doldurduğu gibi nerelere gidebileceğini de hesaba katarak yapıyor.

Touch, 25. yılı şerefine hem kendi bünyesinden hem de takdir ettikleri dışardan sanatçıların Touch’a özel yapıp gönderdiği parçalardan oluşan özel bir albüm yayınladı. Yakında başka zihin açıcı etkilnlikleri de olacak. Kendilerine en içten dileklerimizle ‘nice yıllara’ diyerek, ters yüz edilmiş iyicene cızırtılı bir ‘iyi ki doğdun’ şarkısı ithaf ederken; kuruculardan Mike Harding’e bağlanıyoruz.

Touch’ın ortaya çıkma sebebi neydi? Başladığınızdan bugüne Touch Records’un müziğe yaklaşımında değişiklikler oldu mu?

Evet aslında. 81-82 yılları civarında bağımsız piyasa çok üretkendi, sanırım günümüzle o zamanlar arasındaki en büyük fark bu.  Şimdiyse bırakın hareketli olmasını, daha ziyade yozlaşmış bir hali var. O zamanlar bizi destekleyen dağıtımcı firmalar ve perakendecilerin hepsi kayıplara karıştı. Aslında benzer bir gelişmeyi internet sayesinde de yakalayabiliriz gibi gözüküyor ama bunu söylemek için çok erken. İnternet üzerinden satış ve promosyon birçok şeyi daha kolay hale getiriyor ve bir takım zorlu süreçleri hızlandırıyor ama görsel işlerimizin sadece evden bilgisayar başında takip edilir hale gelmesinden ya da kaliteli bir audio eserin sadece download olarak tercih edileceği günlerin yanı başımızda olması gerçeğinden de çok korkuyoruz.  CD’ler de zaten sesleri bozan aşırı sıkıştırılmış halleriyle yeterince can sıkıcılar…

Touch günümüz müzik dünyası içinde tam olarak nerede duruyor sizce?

80’li yılların başında gayet kısa süreli ama heyecan verici bir dönem yaşamıştık. Birçok organizasyon, tek vuruşluk atışlar sayesinde uzun ömürlü olmayan  başarılar yakaladı. Yalnız kültür denilen şeyin kaplumbağalar kadar solucanlara da ihtiyacı olduğunu unutmamak lazım. Burada anahtar kelime çeşlitlilik; ama ne yazık ki bugünlerde etrafta pek öyle şeyler göremiyoruz. Eskiden kocaman müzik marketlerde bile farklı ve kendine has kayıtlara rastlamak mümkündü ama şimdi bilgisayar oyunları ve hardware çöplüğü dışında bir şeylere rastlarsanız kendinizi şanslı saymalısınız. Dijital kültür yaratmayı değil kopyalamayı cesaretlendiriyor. Bana göre biz Touch olarak İngiltere’nin ilk beşe girebilecek sayılı gerçek bağımsız plak şirketlerinden biriyiz.

Kendinizi yakın hissettiğiniz ya da benzer bakış açısını paylaştığınızı düşündüğünüz başka plak şirketleri var mı? Mesela belki Raster Noton ya da Mille Plateaux?

Hayır. Bütün bu label’ların kendine ait birer karakteri ve işleyiş biçimi var. Bence kendi kendini tekrar etme ve kopyalama konusundaki asıl problemin kaynağı, sanatçıların oluşturduğu ukala entel komünlerin ta kendisi.

Touch’ın doğasını ve durduğu yeri özetleyen belirli bir kayıt var mı sizce?

Hayır. Biz ekip olarak çok organik bir şekilde çalışıyor ve her ayrı ürünün kendine ait bir gelişim ve yaşam süreci olduğuna inanıyoruz. Bizim için önemli olan belirli sınırlandırmalara yenilmemek. Ama tabii ki bu bir şey ortaya çıkartırken yaşadığımız süreci etkileyen pratik bir gerçeklik olmadığı ve bu gerçekliğin ortaya çıkan şeyin şiddetini şekillendirmediği anlamına gelmiyor. Son yayınladığımız toplama albüm “Touch 25”, önemli olduğuna inandığımız hemen hemen bütün bu öğeleri içinde barındırıyor.

25 yıl sonra geriye baktığınız zaman, Touch’ın hayatı boyunca ne gibi önemli adımlar attığını söyleyebilirsiniz? Başardığınız ve gurur duyduğunuz şeyler neler? Belki de yol üzerinde yaptığınız hatalardan da bahsetmek istersiniz?

Bu soruya yıllar içinde değişen ekonomi ve şirketin bundan nasıl etkilendiği falan gibi oldukça basit bir cevap verebilirdim. Ayrıca teknolojik değişiklik ve gelişmelerin bazı alanlarda yaratıcılığımızı tetiklerken bazen de imkanlarımızı nasıl sınırlandırdığından da bahsedebilirdim. Ama sanırım soru daha ziyade bizim sanatsal yaklaşımımızla ilgileniyor. Geçenlerde Touch’ın yayınladığı ilk kasetlerden birinin kapak içinde yer alan bir yazıyı yeniden okudum ve aslında temel felsefemiz içinde hemen hemen hiçbir şeyin değişmediğini fark ettim. Bu çok cesaretlendirici bir şey. Belki inandığımız şeyleri ifade etme yollarımız gelişmiş olabilir ama temel değerlerimiz hala  aynı, kalp atışlarımız gibi. İşte bu yüzden gururlanabiliriz diye düşünüyorum.

Bir Touch sanatçısının en önemli derdi nedir ya da ne olması gerekir?

Yani aslında her bir Touch sanatçısının kendine özel dertleri var illa ki; ama genel bir duruştan bahsetmek gerekirse, her türlü taklit ve tekrardan kaçınmaya çalıştığımızı söyleyebilirim. Her Touch sanatçısının, ‘sanatçı’ olmak için çok güçlü ve kendine has bir nedeni ya da derdi olmalı. Bizim için olay, sanatçılara kariyer imkanı yaratmak ya da finansal destek sağlamak değil. Biz, yaptıkları şeye inanan, bundan başka bir şeyle uğraşmak gibi seçenekleri olmayan, her türlü his ve ilhamlarını şiddetli bir şekilde ifade edip ortaya çıkartan insanlara saygı duyuyoruz. Yani işin özünde saygı ve takdir yatıyor galiba.

Siz bir sanatçıyı aranıza dahil etmeye karar vermeden evvel nelere bakıyorsunuz?

Mesele ‘karar vermek’ değil aslında. Bu çok organik bir süreç sonunda kendiliğinden oluveriyor. Genelde konuşup hayran olduğumuz ya da fikirlerini beğendiğimiz isimlerle yaptığımız uzun muhabbetler sonunda, karşılıklı fikir paylaşımı sonunda birlikte çalışmaya başlıyoruz.

Analog ve dijital kayıt yollarının şu anki durumları ve kullanışları hakkında ne düşünüyorsunuz? Mesela sizin için büyük bir değişim söz konusu mu?

80’lerdeki plak ve kaset kültürüyle şimdiki dijital kültür arasında dağlar kadar fark var. O zamanlar bir şey üretirken yaşanılan süreç çok daha insancıl, yoğun, içselleştirilebilir ve tatminkardı. Üstelik ortaya çıkan sound da çok daha iyiydi. Çünkü mesela direk kasete yapılan analog mastering, dijital mastering’den çok daha sıcak bir sound ortaya çıkarır, ki bunu günümüz ses tasarımcıları da onaylayacaktır. Sonra görme işlemi, yani bir şey yaratırkenki göz ve beyin arasındaki ilişki, o zamanlar şimdiki gibi bir bilgisayar ekranının filtresi tarafından yönetilmiyordu. Bir ekranla yaşamanın ‘gerçek’ dünyayla olan ilişkimiz üzerinde ne gibi etkileri olduğunu tam olarak anlayabilmek için önce bununla ilgili geniş araştırmalar yapılması gerekiyor bence.

Peki 25 yılın ardından kafanızdaki ‘bağımsız’ olma fikrinde değişiklikler meydana gelmedi mi hiç?

Pek değil. Teknik olarak ‘bağımsız’ kavramı hala bağımsız dağıtım anlamına geliyor. Bence başkasının sınırlarıyla yönetilmiyor olmamız çok önemli. Hala kendi kendimize aitiz; anlatabiliyor muyum?

Touch’ın 25. yıl özel toplama albümünde yer alan parçalar belirli kriterlere göre mi seçildi?

Şarkıları biz seçmedik aslında. Albümde yer alan isimlerin kendi seçimleriydiler. Bizim de hiçbirine itirazımız olmadı ve sonuçtan epey memnun kaldık.

Bu toplama albüm dışında, şirketin 25. yılını kutlamak üzere planladığınız festival, sergi vs. gibi başka sürprizler var mı?

Evet. Önümüzdeki Ekim ayının 19-21 günleri arasında New York’ta SightSonic isimli bir festival düzenliyoruz. Mastering’lerimizden sorumlu Denis Blackham ve web tasarımcımız Philip Marshall ve tabii ki kapak tasarımlarımızı yapan ve şirketin kurucularından olan Jon Wozencroft’un da katılacağı bir organizasyon olacak bu.

Sürekli kendi yayınladığınız albümleri mi dinliyorsunuz? Öyleyse odanızda çok garip bir atmosfer hakim olmalı; ms dos oyunları oynayan hayaletler gibi…

Hem evet, hem hayır. Eğer belirli bir sound’la çok yakın bir şekilde çelışıyorsanız, bazen farklı bir kaynak sound’a geçmek çok zor olabiliyor. Ama şahsen son zamanlarda çevremdeki doğal ve gündelik seslerle daha iyi ilişkiler içinde olduğumu görüyorum. Bahçemdeki bir kuşun sesi ya da komşularımın gürültüleri hatta evdeki eşyaların sesleri gibi şeyler. Sanırım artık etrafımda olan biten şeylere eskisinden farklı bir şekilde kulak vermeyi öğrendim. Bu benim için çok önemli bir adım. Şimdi gürültü kirliliğinin kültürümüze nasıl etki ettiğini ve ses ve mekan arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabiliyorum. Ve yaşlandıkça insan hayatında ‘sessizliğe’ olan ihtiyacın önemini de fark etmeye başladım.

25 yılı başarıyla devirdiniz. Peki şimdi sırada ne gibi planlarınız var?

Amacımız, mümkün olduğunca fazla meydan okuyan kayıt yayınlamak ve müzikal anlamda standartları olabildiğince yükseltmek. Kültürümüzün hayat damarını besleyecek kanın sağlanması için gerekli olan işleri yapacak sanatçıları desteklemenin zamanı geldi artık. Yakın gelecekte Tibet’te dağcılık yaptığı zaman aldığı kayıtlardan oluşan bir field recording albümüyle Geir Jenssen; Chris Watson ve BJNilsen’den ortak bir kayıt, Touch’a yeni transfer olan Stephan Mathieu’dan yeni bir albüm, mükemmel debut’su “Iris”i takip edecek yeni bir kayıtla Rosy Parlane ve Fennesz’le Oren Ambarchi’nin yeni albümlerini yayınlayacağız. Yani bu ara epey meşgulüz. Canlı performanslarımızı da hareketlendirmek istiyoruz aslında. Özellikle Touch 25 ve beni bu aralar çok heyecanlandıran bir proje olan Spire için bir şeyler yapmak istiyoruz. Ayrıca Gavin Briars’ın Philip Jeck’le birlikte yeniden kaydettiği “Sinking of the Titanic” albümü de yolda…

Bu metin Basatap adlı dergide yayınlanmıştır. Tüm hakları Basatap dergisine aittir.

Etiketler: