
O, Berlinli küçük kadınlar gibi gitarı elektro sesler ile ‘clash’liyim de ortaya orta ayar bir müzik çıkartayım, zaten amacımız da şov değil mi, demeyerek, efekt uzmanlığı alanına yönelmiş. Gitar seslerini tanınmayacak hale getirdikten sonra yaptığı müziğe ne tekno diyebilirsiniz, ne elektro pop, ne de rock. Aslında ortaya çıkan, Gerhard’ın ruhuna kattığı bütün etkilerin bir sonucu olarak bir Potuznik müziği.
Gerhard Potuznik, yani OI, Potuznik, GD Luxxe… Yerlatı müzisyenlerinin isyanı sonucu oluşan bağımsız plak şirketleri ile yolu yapılan Avusturya elektronik müzik scene’i, başka bir dahiyi de müzik dünyasına katmış oldu. Biraz karanlık, biraz umursamaz hatta çoğu zaman rock sound’ına yakınlıkları ortada olsa da, elektronikanın kendini keşfettiği döneme etkileri yadsınamaz. Erdem Tunakan’ın Viyana çıkartması sırasında elindeki müzikal deneyimini Cheap Records’tan kankası Patrick Pulsinger’in motivasyonuyla aktarması, Gerhard gibi drum machine’i ilk gördüğü günden bu yana kurcalamayı sürdüren akıllı müzikal karakterleri de bize kazandırmış oldu.
Gerhard’a sorsanız o size bütün bu gelişmelerin bağımsız plak şirketlerinin oluşmasıyla başladığını söyleyecektir. Çok değil, belki de bundan en azından 10 sene önce, sadece büyük plak şirketlerinin Avusturya’daki iktidarını kırmaya yönelik ilk adımlar atıldı. Cheap Records da bunlardan biri. Gerhard Potuznik de hiçbir zaman gitarından vazgeçmeyi düşünmemiş ama bir yandan da bilgisayarın büyüsüne kapılmadan edememiş. Ortalama kalın sesiyle yaptığı vokal, kulaklarınıza hemen Depeche Mode çağrışımları yapabilir. Hatta size 90’lardan 80’lere yolculuk yapıyor gibi hissettirebilir ama ona göre, her ne kadar 80’lerin çocuğu olsa da, disko tam bir cehennem. Hatta belki de elektronik müzik hiçbir zaman Gerhard’ın favorisi değil. Onun tercihi, sadece bilgisayar esanslı rock müzik ya da Potuzn-müz-ik.
Gerhard, 1988 yılında “HYPE” adında bir projeyle atılır bu alemlere. GIG Records onun ilk albümünü yayınladığında henüz toy bir müzisyendir. Sonra 1993’te, uzun yıllar içinde yanından hiç ayrılmadığı dostları Patrick Pulsinger ve Erdem Tunakan ile tanışır. Tunakan’ın label’ı Cheap Records’tan “OI” ve “Potuznik” adı altında albümler çıkarır. Gerhard henüz deneme yanılma dönemindedir ve bu durum uzun zaman böyle devam eder. Viyana’daki birçok label’dan bir sürü albümü çıkar; hatta bir dönem Disko B’yle bile takılır. İşte bu dönemlerdeki en ilginç gelişme, rock esanslı bu adamın Edward Upton’ın label’ı Breaking Records’a kısa süreli transferi olur. Breaking sound’ları konusunda uzman bu Londralı plak şirketine adımı sırasında edmx ile beraber çalışır ama, kalp kırklığından ve aşktan bahseden Gerhard’ın yeri asla ama asla Breaking Records değildir.
1994 yılında kariyerinde proje adamı olma statüsüne neredeyse erişen Gerhard, bu sefer de avantgarde bir aksiyonun içinde bulur kendini. Çizgi filmci ve aktör Tex Rubinowitz ile “rock ‘n’ roll” ve elektronik müziğin içe içe geçtiği bir şov hazırlarlar. 50 bölüm süren şovda Tex yerlerde yuvarlanıp çığlıklar atarken, Gerhard da buna uygun müzikler sıralamaya çalışır. “Sonra Viyana’da her şey değişti.” diyor Gerhard. 90’ların ortalarında yüzlerce bağımsız plak şirketi ortaya çıkar ve bu en çok Potuznik’in işine gelir. Hatta şaşırtıcı bir şekilde neredeyse hepsiyle birden takılır. Sanata ve paylaşıma verdiği öneme sığınarak sürekli yeni tarz peşinde koşan Avusturyalı müzisyenin ortaya çıkan ürünleri de gün geçtikçe daha “deneyim” kokan, tatmin edici parçalar olur.
Chiks on Speed ile kankalığı uzun bir zamandır devam eden, Adult’ın sürekli gönderme yaptığı Gerhard Potuznik, son zamanlarda şaşırtıcı değil ama yine yeni tarzlar peşinde koşturuyor. Gitarı artık doğal olarak kullanmaktan tamamıyla uzaklaşan ve kendi yaptığı müziğe benzer sound’la henüz karşılaşmadığı ukalaca söyleme cesareti olan bu adama, bir süre kulak verelim.
Bilgisayarla müzik yapmayı keşfedene kadar rock gruplarında çalıyormuşsun. Yaptığın müzikte rock’ın etkisi hemen farkediliyor zaten.
Kesinlikle çok etkilemiştir rock müzik beni. Hiçbir zaman dans müziğini çok fazla sevmemişimdir; hatta disco’dan nefret ederim. Daha çok new wave ve punk müzik beni ve müziğimi etkiler.
Avusturya’da elektronik müzik ne alemde, anlatır mısın?
Her şey 90’lı yıllara girdiğimizde başladı. İnsanlar, büyük plak şiketlerinden umutlarını kesip kendi bağımsız label’larını oluşturmaya karar verdiler. Ben de bu döneme Virgin Megastore’da çalışan Patrick Pulsinger ve Erdem Tunakan ile tanıştım. Patrick, New York’dan yeni dönmüştü ki bir anda “Cheap Records” adında bir plak şirketinin içinde buldu kendisini. Zamanla etrafımıza bir baktık ki, Avusturya elektronik müzik scene’ini bir sürü küçük çaplı bağımsız plak şirketleri destekliyor. Bu her şeyin başlangıcı olmuştu işte…
Elektronik müzik scene’inde çok fazla Avusturyalı DJ’in ismi duyulmadı. Bu anlamda, Avusturya’da yaşıyor olmanın senin için olumsuz etkisi oldu mu hiç?
Yaşadığınız şehrin müzik yapmanızı çok fazla etkilediğine inanmıyorum. Bu yüzden Avusturyalı müzisyen olmakla ilgili bir sorun hiç yaşamadım. Burası küçük bir ülke olduğu için çok fazla dünyada tanınan DJ’imiz olmadı. Kuşkusuz…
Chiks On Speed ile yakın bir müzikal birlikteliğin var. Özellikle Chiks On Speed’de çok göze çarpan “müzik ile sanatın iç içe geçme” durumuna sen nasıl bakıyorsun?
1996 yılında onların partilerinden bir tanesine DJ olarak çağrıldığımda tanışmıştık. O zamanlar ilk albümleri “Warm Leatherette”i yapmışlardı ve kendi tarzımı onlara çok yakın buldum. Bütünüyle, grafik ve müzik açısından da. Her zaman grafik sanatının müzik içerisindeki keskinliğini sevmişimdir. Ayrıca sanat benim için büyük bir ilham kaynağı. Mesela, herhangi bir sergiye gittiğimde gördüğüm sanat eserleri yeni yapacağım parçalar için ilham verici olabiliyorlar. Ayrıca tabi ki, grafik sanatların yeri benim için çok ayrı.
Sen de kendi müziğini anlatmak için grafik sanatları ile uğraşıyor musun?
Artwork’ü kendim yapmayı ya da bu iş için birini seçmeyi de seviyorum. Aslında ben bütün işler bittiğinde oluşan paketi, yani müzik ve artwork’ün yarattığı bütünü seviyorum. Bir şekilde ‘concept-freak’ olduğumu söyleyebilirim.
Niçin müzikle uğraştığını hiç kendine sordun mu?
Müzik yapıyorum, çünkü yapmalıyım. Kendime bu soruyu aslında hiç sormamıştım. Çünkü benim için müzik yapmak çok doğal bir şey; yemek yemek ya da uyumak gibi… Sanırım bu, müzik yapıyor olmamın ilk nedeni. Bir albüm kaydetmemiş olsam da müziğin içinde yer alacağımı biliyordum. Ama tabii ki, bunu insanlarla paylaşmak apayrı bir zevk veriyor bana. Yine de hiçbir zaman önümdeki kalabalığı tatmin etmek için müzik yapmadım. Müzik konusunda her zaman kendi tatminimi düşünmüşümdür.
Breaking Records’tan bir albüm çıkardın. Kendini onların yaptığı müziğe yakın buluyor musun? Bütün o breaking tayfasıyla yani?
Benim bütün diğer tarzlarımdan biri diyebilirim. Hatta bir dönem ben de breaking’le oldukça vakit geçirdim. Şimdilerde hala bununla uğraştığımı söyleyemem. Hatta şu sıralar bundan oldukça uzak bir tarzım olduğunu söylenebilir. Ama hala Breaking Records’un sound’unu çok beğeniyorum. Çok fazla 80’ler ve ben de zaten 80’lerin çocuğuyum.
Senin müziğine en yakın olarak kimi görüyorsun?
Şu sıralar yaptığım müziğe yakın bir sound’a sahip biri olduğunu sanmıyorum. Çünkü bugünlerde geçmişteki birçok şeyin etkisini fazlasıyla içinde taşıyan parçalar yapıyorum. Michael Nyman, Terry Riley veya Tony Conrad’ın minimal sound’undan etkileniyorum ama aynı zamanda The Band Wire ya da John Cale de beni etkileyebiliyor. Şu anda çok fazla elektro gitarla vakit geçiriyorum. Bilgisayarla gitar sound’una bir sürü efektler ekliyorum, böylece kulağa çok fazla gitar sesiymiş gibi gelmiyor. Ama bir yandan da elektro ya da tekno bir parça gibi de olmuyor. Gerçekten çok tuhaf bir sound ve şu sıralar kimin böyle bir işle uğraştığını bilmiyorum.
Adult ve Chicks On Speed ile yakın bir dostluğun var ama elektro-clash’le yakından uzaktan alakam yok diyorsun?
Elektro-clash ne ki?! New York partilerinde söylenegelmiş, hatta bir plak şirketi tarafından uydurulmuş bir müzik türü. Bence bir müzik türü bile denemez. Ben elektronik ekipmanların yanı sıra gitar da kullanıyor ve hatta şarkı da söylüyor olabilirim. Belki buna elektro-clash adını koyuyorlardır. Çünkü elektronik sesler ile diğer sesler bir çarpışma yaşadığı için söyleniyor olabilir. Hiçbir fikrim yok. Hiçbir zaman plak şirketleri ve moda beni ilgilendirmedi. Bu kavramlardan nefret eden bir sürü arkadaşım var, ki Adult da bunlardan biri mesela. Hatta bu sözcüğün yakınında bile anılmak istemiyorlar. Ama sonuç olarak, kendi adıma gerçekten umrumda değil.
Erdem, biribirimizi çok sık görmesek de çok iyi bir arkadaşım.
Albümlerinin hepsinin sound’unda ortak bir yön var ama yine da birbirinden çok farklı olduklarını söylemek lazım. Her bir GD Luxxe parçasında küçük değişiklikler yapmayı seviyorsun sanırım?
Her zaman hareket haline olmalıyım. Deneyimlerimi bir kenara toplar ve onlardan yeni şeyler öğrenmeye ve uygulamaya çalışırım; adım adım… Hayatım boyunca sadece bir türe bağımlı olarak kaldığımı hayal bile edemiyorum. Ama yaptığım her parçada bir imzamın olduğunu da düşünüyorum, tarzım farklı olsa bile.
Tekrar Breaking Records’a dönersek; edmx ile çalışmak nasıldı?
Edward, benim eskiden yaptığım parçaları çok beğenmişti. O yüzden birlikte çalışmaya karar verdik. Birkaç albümümü Breaking Records’tan çıkartmıştım ama sanırım insanlar bunun için pek hazır değillerdi. Onlar “breaking”i elektro albümler için seviyorlardı ve bir anda Avusturyalı bir adamın aşk ve kalp kırıklıklarından bahseden şarkılar söylemesi pek hoşlarına gitmedi sanırım. Hatta kimse o zamanlar yaptığım albümleri gerçekten sevmedi ve bu yüzden de albümlerim çok satmadı diyebilirim. Ama şimdi işler çok değişti tabi. Sanırım insanlar artık elektro-clash’in ne olduğunu öğrendiler ve beni anladılar. Komik, değil mi?!
Bir de çizgi filmci ve aktör Tex Rubinowitz ile bir projen vardı. Bize biraz ondan bahseder misin?
Kaos, gürültü, çok karanlık ve rock ‘n’ roll… Ben “distorted” bir gitar sesiyle daha önceden hazırlanmış ritimlere eşlik ederken, Tex çığlık atıp sahnede yuvarlanıyordu. 50 şovdan sonra projeyi sonlandırdık zaten. Şimdilerde “Angelika Koehlermann” adında yeni bir plak şirketiyle başka benzer işlerle uğraşıyoruz.
Peki bunun üstüne bir de hayalindeki projeyi de sorayım ben sana?
Pek bilemiyorum. Wire’daki Graham Lewis’le konuşuyorduk ve ona bazı kayıtlarımı yolladım. Onunla birlikte bir şeyler yapmayı çok isterim. Fakat birkaç aydır iletişimimizi yitirdik. Sanırım benim için bu, hayalini kurduğum proje olabilirdi. Onunla bir albüm yapmak ya da en azından birlikte çalışmak. Çünkü benim üzerimde etkisi büyüktür.
Başka kimlerden etkilendin?
John Cale, Robert Fripp, David Bowie, Brian Eno, Mark E. Smith, Peter Hammill, Graham Lewis, Marc Bolan ve daha milyonlarcası…
Sen DJ ismi olarak kendi ismini kullananlardansın. Biliyorsundur ki, çoğu zaman bu arenadaki birçok müzisyen, proje başına isim buluyor. Ne diyorsun bu duruma? Sen de düşünüyor musun yeni isimler?
Potuznik: 90’lı yıllarda bir sürü farklı isim kullanmak modaydı. O zamanlar bunu yapmanın bir anlamı vardı, hatta ben de şu anda pek sevmediğim ama o zamanlar kullandığım bir sürü isme sahiptim. Uzun bir zamandır GD Luxxe ismini kullanıyorum, yani Gerhard De Luxxe. Gerçek adım da zaten Gerhard Potuznik. Bir sürü takma ad sadece insanların kafasını karıştırır.
Erdem Tunakan ile bir bağlantın var. Türk biriyle çalışıyor olmaktan memnun musun?
Erdem, biribirimizi çok sık görmesek de çok iyi bir arkadaşım. Onu kardeşim gibi seviyorum. Rahat hayat tarzını ve espri anlayışını çok beğeniyorum. Bunun Türk kültürüne ait bir durum olup olmadığından emin değilim. Ama her zaman kendimi onunla rahat hissettim ve bu da memnun olduğum anlamına geliyor.
Röportaj sonlarına doğru bir de sana en tuhaf sahne performansını soralım.
Sanırım ilk canlı performansım, en tuhafıydı. Viyana’nın en popüler diskolarından biri olan “U4”da sahneye çıkmıştım. Ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Sahneye çıktığımda yanımda sadece bir drum machine, gitarım ve bir de mikrofon vardı. Nikki Suden’e destek olmak amacıyla düzenlenmiş bir partiydi. Sanırım 1986 yıllarıydı. Performansımdan sonra insanlar yanıma gelip çok beğendiklerini söylemişlerdi. Hatta bazıları partinin ana performansının ben olduğumu bile düşünmüşlerdi. Dilim tutulmuştu çünkü Nikki Suden her zaman beni çok etkilemiştir. Zaten bir süre sonra onun performansı başlayınca herkes benim aslında Avusturyalı toy bir herif olduğumu fark etti. Tuhaftır ki, o ana kadar benimle İngilizce konuşanlar, bir anda tekrar Almanca konuşmaya başlamışlardı.
Bir de Ihzevsk’teki performansım çok tuhaftı gerçekten. Bu arada Ihzevsk, Rusya’da Sibirya sınırına yakın küçük bir kasaba. Moskova’dan kalkacak olan uçağımızı kaçırmıştık, bu yüzden eski bir Tupolev uçağı ile Ihzevks’e üç saat uzaklıktaki bir yere uçtuk. Sabaha karşı iki civarı “hiçbir yer”in ortasında -30 derece soğuklukta bir çöle gelmiştik. Oradan bizi bir grup arkadaşımız arabayla aldı ve hızlıca şehre götürdü. Yollar çok buzlu olduğundan, ne kadar bir hızdan bahsettiğimi siz tahmin edin artık. Vardığımızda saat sabahın 5’i olmuştu. Sonra fark ettik ki daha önceden ayırdığımız otel odası da iptal edilmişti. O saate kendimize yeni bir oda bulmaya çalıştık. Bütün her şey çok tuhaftı.
En çok kiminle birlikte çalmak isterdin?
Hiçbir zaman gerçek bir müzik grubum olmadı. Ama şu sıralar farkediyorum ki, artık gerçek bir grup kurmanın vakti gelmiş. Bu arada iki insandan oluşan bir proje grubundan bahsetmiyorum. Gerçekten davulcusuyla, gitaristi, basçısı, vokalisti olan bir gruptan bahsediyorum.
Peki bu grup için bir dilek listen var mı?
Didi Kern (davul); Hans Platzgumer (bass/gitar); Phillip Quehenberger (keybord) olabilir. Daha önce Hans hariç böyle bir grup kurup çalmıştık ve gerçekten mükemmeldi. Onlarla tekrar çalışmak isterim ama herkes çok meşgul. Bilirsin…
Elif Demirci → 05 02 2009
0