“Bir ada satın alıp, çalışmalarıma oradan devam edeceğim.”

Selin Aktaş 16 01 2011

0


Fotoğraf: Muhsin Akgün

Tarihe ‘kendinden alıntı yapan ilk muhabir’ olarak geçmek pahasına attım bu başlığı. Halbuki Cem Dinlenmiş, bu söylemdeki anlayışın zıttını temsil ediyor. Röportajları spotlarından çözmeye alıştığını bildiğim sevgili okur; bu kez neler olup bittiğini anlayabilmek için, tümünü okuman gerekiyor…

Cem Dinlenmiş, Penguen okuruyla tanıştığında 20 yaşındaydı. O dönemde verdiği tüm röportajlar, haliyle ‘genç yaşına rağmen’ söylemi üzerine kuruluydu. Aradan beş yıl geçti. Yine genç, yine yetenekli ama artık ‘Bu çocuğa dikkat!’ klişesinden çok uzakta. Öte yandan ben bu röportajı onun işlerini bir kez daha övelim, başarısını kutsayalım istediğimden talep etmedim. Sadece, 20 yaşında gazetelere röportajlar vermeye başlamış, altı yıllık kariyerine popüler bir mizah dergisinde iki sevilen köşe; bir adet kitap (Penguen’deki aynı adlı köşesinden derlediği bir almanak olan ‘Her Şey Olur’), bir adet kişisel sergi, tişört tasarımından konser afişine, reklam filminden yastık illüstrasyonuna onlarca proje sığdırmış bir sanatçının kendini nasıl değerlendirdiğini merak ettim.
Aynı neslin çocuğu olduğumuz için gönül rahatlığıyla söylüyorum, yerinde olsam ‘Bir ada satın alıp, çalışmalarıma oradan devam edeceğim’ vitesinde sürdürüyordum hayatımı. Sanıyorum bu yüzden, sohbetimiz boyunca Cem’e “Sen ünlüsün artık, herkes çizgini tanıyor, adını biliyor farkındasın değil mi?” dayatmasında bulundum. Ama kabul etmedi.

Çünkü o, birçoğumuzdan farklı olarak ‘biri olma, bir şey olma’ çabasından uzak çıkmış yola. Ne olursa olsun heyecanla ‘sevdiği işi yapmaya ve peşini bırakmamaya’ devam ediyor… O kadar!

2006 yılı dolaylarında bir Perşembe günü, Penguen’in ‘Orta Dünya’ adlı köşesini okuyup dakikalarca güldükten sonra arkadaşlarına, ‘Otobüs böyle, Darth Vader var, kafası yanındaki adamın omzuna düşmüş, uyuyor pıh pıh, çok komik ya, görmen lazım’ zavallılığında ‘karikatür anlatmak’ zorunda kalan herkes için geliyor…

Nasılsın? Nelerle meşgulsün son günlerde?
Bir yurt dışı sanat fuarına hazırlanıyorum, henüz araştırma, eskizleme safhasındayım.

Seninle alakalı okuduğum tüm röportajlarda ‘çok genç’ olduğunun altı çiziliyor mutlaka.  Hala mı ‘çok genç’sin?
Penguen’de çizmeye başladıktan iki ay sonra yaptım ilk röportajımı. Yirmi yaşındaydım, röportajı yapan da İlke Gürsoy. O da Kadıköy Anadolu mezunu. Çok da ciddi bir röportaj olmamıştı o yüzden. Aile dostumla sohbet eder gibiydi yani… Devamında da, ailemle, Penguen’e çizmeye başlama hikayemle ilgili benzer sorular soruldu. Haliyle her yerde aynı şeyleri söylemişim gibi oldu. “Legolarımla hala oynuyorum, çocukluğumdan beri çiziyorum…” gibi.  Ama bakınca 25 yaşındayım artık. Çok da genç sayılmam. O röportajlar da beni anlatıyorlar evet ama koşullar farklı artık. Zaten son zamanlarda sorular da farklılaştı…

O zamanlar ‘genç yetenek’tin şimdi hakikatten ünlüsün galiba.
Çok da fazla tanınmıyorum ben ya. Bilen biliyor elbette ama öyle sürekli hakkında yazılıp çizilen, sözlüklerde sayfa sayfa entry’si olan, büyük ilgi gören, merak edilen bir isim değilim.

Önemsenecek derecede başarılı olduğun aşikar. Hiç mi beslemiyor egonu bu? İmza günleri, üniversite söyleşileri, sergiler…
Herkesin egosu var. Benim de var elbette. Ama büyük bir etkisi yok üzerimde. Mesela evde, odamda “Oooh! Ne güzel çizmişim!” diye mutlu olup küçük ego gösterileri yapabilirim… Çizdiğim her şeye hayranlıkla bakmıyorum ki zaten. Hatta çoğunlukla beğenmiyorum. Kimseye de “Bak ne güzel çizdim, ben yaptım, bak, bak” diye göstermiyorum.
Ne kadar zamanını alıyor Her Şey Olur’u hazırlamak?
Biz dergiyi Salı günleri bitiriyoruz. Pazartesileri sabahlıyoruz. Sonra uzun bir uyku… Hafta sonu benim için Çarşamba günü başlıyor. Çarşamba benim için Cumartesi yani. Her Şey Olur için fikir bulmak, hafta boyunca toparladığım bilgileri bir araya getirip bir metin hazırlamak en az bir günümü alıyor. Köşeyi çizmek de en az 12 saat istiyor… Tabi kesintisiz düşünürsek. Arada çay içiyorsun, yemek yiyorsun. Memur gibi 9-6 çalışılan bir iş olsa bu, Pazartesi’den Cuma’ya ancak biter. Hazırlanıyorsun, başlıyorsun, bitene kadar durmaksızın çalışıyorsun. Haftanın iki günü çalışıyoruz kalanında duruyoruz zannetmesin kimse yani.

Her zaman çok da komik olmuyor çizdiklerin. Bazen de bakıp memleketin haline üzülüyor insan…
Evet, ille de komik olsun diye çizmiyorum her zaman. Çünkü bazen öyle bir şey oluyor ki, komik olmasa da o hafta onu çizmeden kapatılamaz.

Köşenin muhalif bir dili var. Hazırladığın içerik muhabir mantığında araştırma gerektiriyor. Sosyal hayatına nasıl yansıyor bu. Arkadaşlarından “Cem yeter, bırak iki dakika polisi, Obama’yı” diyenler oluyor mu mesela?
Zorla durdurulacak, susturulacak duruma gelmedim hiçbir zaman. Zaten sürekli konuyu siyasete getiren biri değilim. Evde annemle konuşuyoruz çoğu zaman bu tür konuları. Arkadaşlarımla çok nadir… Ama genel anlamda, birkaç yıl önce ayyuka çıkan ‘apolitik gençlik’ söylemlerinin aksine bir durum söz konusu son zamanlarda. Gençler siyaset konuşuyorlar. Laf olsun diye de değil, inanarak ve keyifle. Gündemlerinde siyaset var. Sanıldığı kadar umursamaz değil hiç kimse.

Favori bir karikatürün var mı?
Benim yok da en çok hatırlanan, sevilen, şakası yapılan, ömrümde ilk çizdiğim karikatür. Darth Vader’in otobüste uyuduğu hani… Trajik aslına bakarsan. Bunca zamandır çiziyorum insanlar hala ilk karikatürümden bahsediyor.

Dergiden arta kalan zamanında neler yapıyorsun?
Az önce de bahsettiğim gibi hazırlanmam gereken bir yurt dışı sanat fuarı var aslında şu anda. Dergiyle eşzamanlı olarak Galeri x-ist için üretmeye de devam etmem gerekiyor. Bir galeriyle anlaştığınızda ‘aklıma esti, çizdim, verdim’ gibi bir durumunuz olmuyor. Sizden tarihleri yılın başında belirlenen sergi dönemleri için beklenen işler var. Verilmiş bir söz o aslında.

‘Dergiden arta kalan zaman’ yanlış olmuş o halde.
Aslında benim tüm zamanımı evinde, iş yerinde vs. resim yapan bir adam olarak geçirmem gerekiyor ama çok öyle değil hayatım.

Contemporary İstanbul 2010’da sergilenen resimlerin interaktif eserlerdi. İzleyicinin alışkın olduğu ise ‘esere dokunmamak, kırmızı kurdelayı geçmemek’. Bu bir dezavantaj oluşturdu mu?
Evet, insanlar sergilenen esere ‘dokunmak’ konusunda tedbirliler çünkü genel kural ‘dokunmamak’. Ama Contemporary İstanbul gibi sanat fuarları geleneksel sanat anlayışının dışında gelişen ve ortaya çıkan etkinlikler. İzleyicisi de orada neyle karşılaşacağını biliyor. Etkinliğin bağlamından dolayı bir dezavantaj olmadı benim için. İzleyici başta tedbirli davranıyor ama çarkları ve resimlerdeki mekaniği keşfettikten sonra oyun oynar gibi uzun uzun zaman geçiriyor resimlerle.

Radikal’in yeni hali ve imza kampanyası için yaptığın çizgi filmlerde ilk kez bu formatta karşılaştık çizginle. O nasıl bir deneyimdi senin adına?
Çok hissederek, önemseyerek, kendi köşemi çizdiğim özen ve titizlikle yaklaştım ben o işlere. Çizimlerimi televizyonda görecek olmak da çok sayıda insana ulaşacak olduğunu bilmek de heyecan vericiydi ve yeniydi benim için. Ayrıca biliyorsun, Türkiye’de bir şey ancak televizyonda yayınlanırsa ciddi sayıda insana ulaşıyor ve önemseniyor. Bu açıdan da önemliydi. Çok fazla yayınlanmadı galiba ama…

Peki gelecek günlerde, başka markaların reklamlarında da rastlar mıyız yine sana?
Yok, sanmıyorum. Radikal için hazırladığım filmler, hakikatten inanarak yaptığım işlerdi. Büyük markalara reklam hazırlamak gibi bir hedefim ya da isteğim yok. Böyle anlaşılmak istemem açıkçası

Twitter hesabından kitabının indirimde olduğunu duyuran ilk yazar da sensindir herhalde…
Ne kadar çok insana ulaşırsa o kadar iyi olmaz mı? Twitter’ı böyle duyurular için kullanıyorum zaman zaman ama benim için asıl işlevi ‘tarihe not düşmek’. Mesela 1997’den beri oynadığım bir bilgisayar oyunu var: Monkey Island. Dün akşam on üç yılın sonunda üçüncüsünü bitirdim, sonra da twitter’a yazdım. Normalde olsa asla hatırlamam belki ama birkaç yıl sonra twitter’a bakıp hatırlar, mutlu olurum.

Teknoloji delisi bir nesiliz biz aynı zamanda. Sende de var mı aynı durum?
Büyük bir teknoloji tutkum yok. İlgimi çeken bir ürün çıktıysa alıyorum ama her şeyi alayım, her yenilikten haberdar olayım gibi bir durumum yok. Beş senedir aynı telefonu kullanıyordum, iPhone 4 çıksın diye bekledim, aldım, kullanıyorum.

“Matbu yayın  bitiyor, dergicilik öldü!” diyorlar…
Bence, genel anlamda, okurun kağıtla ilişkisi asla bozulmayacaktır. Mizah dergileri özelinde ise şöyle bir durum var. Biz bir geleneği takip ediyoruz, köklü de bir geçmişi var bu işin. Öyle birdenbire ortadan kalkması imkansız. Teknolojinin gücü ve kolaylığı yadsınamaz elbette. Hatta tam bu anda, okurlarımıza seslenelim, Penguen’in hem iPhone hem iPad application’ları mevcut. iPhone’un ekranı biraz küçük kalıyor ama iPad’den okumak keyifli.

Yayınlanan ilk çizimin…
İlk yayınlanan işim Bant içindi. Bir vampir dosyası vardı. Onun için bir illüstrasyon yapmıştım.

Adını Penguen’de  gördüğün ilk an ne hissettin?
Babam ile ilgili bir haber çıkmıştı gazetede bir keresinde, küçüktüm, ilkokuldaydım. Defalarca okumuştum adını! Zeki Dinlenmiş, Zeki Dinlenmiş…  Böyle parmağımla göstere göstere… Kendi adımı dergide gördüğümde de garipsedim, heyecanlandım, dönüp dönüp baktım. Güzel hissediyor insan. Ama şimdi normal bir şey oldu tabi.

Karşılığında para aldığın ilk işi hatırlıyor musun?
Para kazandığım ilk iş… İETT için yapmıştım. Şimdi böyle deyince de şey gibi oldu. Tayyip Erdoğan da kariyerine İETT’de başlamış ya. Onun gibi… Neyse. İETT şoförleri için küçük, resimli bir rehber hazırlamamı istemişlerdi. Şoförlere kuralları anlatan, ‘eğlenerek öğrenelim’ mantığında bir şeydi. 50 TL kazandım o işten.

Ne yaptın kazandığın ilk parayla?
Çizgiroman aldım. Hellboy, Mike Mignola’nın. Çok severim. Onun son sayısını almıştım…

Çizer olamasaydın ne olurdun?
Aslında benim en çok özendiğim şey ‘takım ruhu’. Çizerlik öyle bir iş değil. Herkes dergiye geliyor, masasına oturuyor, çalışıyor, işi bitince de gidiyor. Elbette beraber çok keyifli zaman geçiriyoruz ama takım ruhu başka bir şey. Çok heyecan verici. Mesela futbol. Kaleci iyi değilse gol yersin, takım arkadaşın pas vermezse gol atamazsın. Ama kazanınca da hep beraber kazanırsın! Futbolcu olmak isterdim demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Takım halinde üretilen bir şeyin parçası olmak isterim ama…

İnsanlar son zamanlarda delicesine, sezon sezon yabancı dizi izliyor. Senin de takip ettiğin, önereceğin birkaç tane vardır diye tahmin ediyorum...
Yok aslında. Dizi seyretmek de bir mesai. Arıyorsun, buluyorsun, takip ediyorsun… Benim öyle ard arda sezon sezon dizi izleyecek zamanım yok ki. Lost seyretmeye başladık birkaç ay önce ağabeyim ve kız arkadaşıyla. Kalabalıkla seyretmeyi seviyorum ben dizileri. Yorum yapıyorsun, tahminde bulunuyorsun. ‘Aaa bak bu adamın olayı buymuş. Bak bak ne diyor, bence kesin Jack yaptı bunu’ gibi… Her zaman beraber seyredecek insanı nereden bulacaksın? Herkesin zamanı birbirine uyacak, bir araya gelinecek, seyredilecek. Zor yani. Son zamanlarda severek, baştan sona izlediğim tek dizi ‘Flight Of The Conchords’.

En sevdiğin yazar İhsan Oktay Anar’mış. Buradan bir fantastik edebiyat merakı çıkarımı yapabilir miyim?
Fantastik edebiyata karşı özel bir tutkum olduğunu söyleyemem. Tolkien’in tüm kitaplarını okudum çünkü yarattığı dünyayı çok büyüleyici buluyorum. Masal okumayı seviyorum. Binbir Gece Masalları’nın da yeri bambaşkadır benim için. Lisede bir dönem FRP oynadım, çok ilgimi çekti. Sürekli fantastik sahneler çizdim. Ama sonra geçti. O, o zaman güzeldi. Sadece ejderhalı, kurtadamlı diye bir kitapla hiç ilgilenmedim

2010’un en heyecan verici olayı neydi senin için?
2010’da çok şey oldu. Kitabım basıldı, ilk kişisel sergim gerçekleşti… Birçok güzel projede yer aldım. Şimdi düşününce hepsinin 2010’da olduğuna şaşırıyorum hatta. Sanırım kitabı seçeceğim. Böyle bir kitap hazırlamak ilk bakışta kolay ve hızlı gelişecek bir süreçmiş gibi görünebilir. Bu bir ‘toplama albüm’ sonuçta. İşler zaten hazır. Teoride tek eksik kapak ve ön söz. Ama ben çok önemseyerek, çok titiz çalıştım kitap için. Boyutu, kağıdı, baskısı… Her detayıyla ilgilendim. En iyisi olsun istiyor insan. Neticede okuyucu senin ürettiğin bir şeyi para verip satın alıyor, okuyor, inceliyor, arşivine katıyor. Küçücük bir hata dahi olsa mahçup oluyorsun.

Madem 2011’e giriyoruz, sormazsam olmaz… 2010’un en acayip, en komik olayı neydi sence?
Dergide de konuşuldu bu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun referandumda oy kullanamamış olmasında karar kılındı. Hakikatten hem acayip hem komikti…

Ben senin yerinde olsam, basılmış bir kitabım, kişisel sergim falan olsa… Bu kadar mütevazı olamazdım sanıyorum. Ayrıca etrafımda senin gibi birkaç kişi olsa, kıskanırdım…
Yok canım herkesin kendine göre bir yeteneği var.

Kıskanmıyor mu seni kimse yani? Hiç mi değişmedi arkadaş çevren?
İyi çizer olmak popüler olmak anlamına gelmiyor ki. Üniversitede oturup muhabbet edebildiğim insanların sayısı bir elimin parmaklarını geçmez. Lisede zaten anti-popüler bir durum bu. O yaşlarda kimsenin önemsediğ bir şey değil yeteneğin. Şarkıcı olsam farklı olurdu belki de bu öyle bir iş değil.

Ünlü olduğunu kabul etmeyecek misin?
Değilim ki… Öyle herkesin adını bildiği, işlerini tanıdığı bir çizer değilim şu anda ben. Elbette takip eden, tanıyan, seven var ama ünlü değilim yani. Olmayayım da. Niye böyle bir önyargı var sende. Onu da anlamadım. Kim ne diyor? Arkamdan mı konuşuyorlar? Söyle!

Etiketler:  ,