Yanında Donald Duck’ın yaratıcısı Carl Barks’ı ya da Bukowski’yi görürseniz şaşırmayın. Helnwein, 80lerden beri çocukların tarafında sesli isyanını sürdürürken, hiç tahmin etmediğiniz insanlar da ona destek olmaya devam ediyor.
Bu aslında karanlık bir şehirde, savaş sonrası doğan bir çocuğun hikayesi. Yıkılmış evler, somurtan suratlar, hatta Helnwein’a göre yitik bir şehir, yitik bir Avrupa. Hitler sonrası yok olan binlerce eser, koca bir kültür ve yanlış bir gezegene düşüp düşmediğinden kaygılanan yeni doğmuş çocuklar. Politik olmaktan uzak kalamıyorlar, çünkü zaten içlerinde bulundukları ortam isyan etmeye çok müsait. Amerikan dalgası bir yandan tüm çekiciliği ile karşılarında dururken, yapmak istedikleri tek şey var; bu karanlık ülkeden bir an önce kaçmak.
Helnwein keşfetmeye açık ve çoğu zaman da görsel ifadesi oldukça katı olan bir Avusturyalı. Almanya’nın üzerlerine yüklediği karanlığı tekrar aydınlatmaya yönelik bir çabası yok, aksine tüm bu korkunçluğu gözler önüne serip, insanların hatalarını bastırmasını engellemeye bile çalıştığı söylenebilir. Sergilerini gezdiğinizde içinizde uyanan yoğun duygular üzüntü ile dehşet arasında gidip geliyor. Her bir fotoğrafın, her bir resmin kendi içinde ayrı bir anlamı ve sert bir ifadesi var. Gerçekçi olmaya her zaman daha yakın olan ve elinden geldiği kadar insanların gözüne yaptıkları hataları sokmaya çalışan Helnwein daha en başından çocukların tarafını seçmiş.
Çocuklar ona göre saflıklarını geçmişlerinin getirdikleri ile çoktan yitirmişler. Tıpkı Helnwein’ın kendisi gibi. Hepsi mutsuz ailelerinin gölgesinde karanlık bir dönem geçirmiş. Ama onun en çok ilgilendiği konu çocuk istismarı ve bunu anlatabilmek için de elinden gelen her türlü görsel imgeyi kullanmaya cesareti var. Sergileri çoğu zaman tepki topluyor, eserleri yakılıyor, ardından protestolar yapılıyor. Ama Helnwein’ın dediklerine biraz kulak verseler, aslında tek amacın barışçıl bir dünyaya ulaşmak olduğu fark ediliyor. Asıl olan ifadenin yöntemi değil, ifade etmek istediğini doğrudan söyleyebilmek. Bunun için ilk olarak Doktor Gross’u protesto etmek amacıyla yemek tabağının içinde ölmüş küçük bir kız resmi çiziyor ve bir anda tüm gözler Helnwein’a dönüyor.
Anlatmak istediği aslında basit, hatta birkaç hafta önce itiraf edilmiş bir suç; çocukların psikiyatrlar tarafından sebepsizce zehirlenerek öldürülmesi. Bunu herkes bilmeli diye yaptığı resmi yerel bir gazetede yayınlıyor. Fark edenler, kızanlar, ona inanmayanlar olsa da, Helnwein her şekilde anlatmak istediğinin arkasında hep duruyor.
Her alana yöneliyor Helnwein. Bukowski’den Michael Jackson’a kadar birçok arkadaşı var. Rammstein’ın albüm kapaklarını yapmış, Machbeth’in sahne tasarımını üstlenmiş, birçok dergiye de kapak olmuş.
Yaşamak için hep büyük evleri hatta hangarları seçiyor. Şimdilerde yine İrlanda’da şatodan bozma bir evde yaşıyor. Bunun en büyük nedeni ise devasa boyutta çizimlerini sığdırabileceği bir stüdyo kurabilmesi. Genellikle çizim yapmadan önce, ifadesini üstlenecek bir prodüksiyon yapıyor ve sonra da günlerce onun üzerine yeni efektler ekliyor, yeniden çiziyor, karalıyor, renklendiriyor. Sonuca ulaşana, ta ki, vurgulamak istediği metni o resmin ardına katabilene kadar. Bu da onu bir ressamdan çok bir düşünür kılıyor. İşte bu, aydınlanmacı zihnin ardında yatan Helnwein’ın hikayesi; alt metinleri, barış arzusu ve savaş nefretiyle her zaman aklınızı uçurmaya hazır bekliyor.
Avusturya’daki çocukluk yıllarınızı “dehşet” diye tanımlıyorsunuz. Pek alışılmadık bir tanım. Bu durum sizin işlerinizi de çok yoğun bir şekilde etkiliyor. Fakat neydi bu kadar dehşet olan?
Savaştan hemen sonra doğdum. Viyana o zamanlar çok depresifti ve umutsuzluk hissi hakimdi. Çocukluğuma dair bütün anılarım çok karanlık ve büyürken de etrafımdaki bütün insanlar çirkin, sürekli bir şeylerden yakınan ve kabaydı. Kimse çok konuşmuyordu ve herkes derin bir acı içindeydi. Yani her şey çok ağır ve aşırı ciddiydi.
Boş sokakları, işkenceye uğramış azizleriyle karanlık ve soğuk kiliseleri, bombardıman sırasında yıkıntı haline gelmiş evleri hatırlıyorum. Renksiz, tozlu, sessiz molozlar… Korkunç bir alacakaranlık kuşağının içine doğmuştum ve bu yüzden benim için dehşetti.
Kafanızdaki bu resim Avusturya’nın 2.Dünya Savaşı sırasında Almanya’yla suç ortaklığı yapması nedeniyle mi oluştu?
Hayır aslında. Kimse, hiçbir şey hakkında konuşmuyordu. Çocukken burayı sadece varolduğum dostça olmayan bir yer olarak görmüştüm. Çünkü kimsenin güldüğünü ya da şarkı söylediğini görmedim. Ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Daha çok yanlış bir gezegene gelmişim hissini taşıyordum. Bildiğim tek şey vardı; o da burada olmak istemediğimdi.
Savaş sonrası Avrupa’daki bir çok insan için durum böyleydi. Hatta birçokları Amerikan kültürüne bakıp içlerinde bulundukları keder ve karanlıktan kaçmak istiyorlardı. Özellikle Alman yönetmen Wim Wenders karanlığından kaçış yollarını diğer dünyalarda aradı. Sizin için de böyle miydi?
Bütün jenerasyon için böyleydi. Devasa bir yoksunluk vardı; çünkü Naziler bütün sanat eserlerini yıkmış ya da özgür düşünceyi bastırmışlardı. Müzeler yağmalanmış, kitaplar yakılmış; bütün yaratıcı ve hayalci insanlar ölmüştü ya da sürgüne gönderilmişti. 1000 senelik Yahudi kültürü bir çırpıda dünya üzerinden süpürülmüştü. Bu da aptallığın ve vasatlığın zaferiydi. Sonuç olarak bütünüyle bir yok edilme söz konusuydu. Bombalar şehirlere yağmıştı. Dresden, Cologne, Hamburg, Berlin… Gotik kiliseler, Barok saraylar, müzeler, kütüphaneler, opera salonları, hepsi birer kül olmuştu. Koskocaman bir sanat ve mimari alan tozlar içinde yüzüyordu. Savaş bittikten sonra her yer çok sessizdi, boşluğun içindeymişsiniz gibi. Herkes tarihinden kurtulmaya, bütün olanları gömmeye çalışıyordu; kimliklerini, hatıralarını, her şeyi. Bizim ailelerimiz ruhsal olarak aslında çoktan ölmüşlerdi.
Bütün bunların yanında Coca Cola, blue-jean, uzay gemisi gibi görünen otomobiller, filmler, çizgi romanlar ve rock ‘n’ roll bizi kendisine hayran bırakarak Amerika’ya doğru çekiyordu. Amerika o zamanlar modern mucizelerin efsanevi dünyasıydı. Onların Elvis, Jimmy Dean, Brando gibi asi melekleri vardı. Bu ise bizim içinde o zamanlar içinde bulunduğumuz dünya için çok heyecan verici ve büyüleyiciydi. Ben ve benim gibi birçok arkadaşımın en büyük etkilendiği şey ise Donald Duck olmuştur. Bu kültürün üzerimizde yarattığı şok devasaydı.
Sizin sanatınızın üzerine koyduğunuz şey bir anlamda din ve totalitarizm ile suç ortaklığı yapıyor. Burada da söylediğiniz şey savaştan sonra, dinin özellikle genç insanlar için artık neredeyse yıkılmış olduğu. Bu durum da Amerikan kültürü ile yer değiştirdi. Bu çok ilginç çünkü genelde Amerikan kültürünün hakimiyeti insanların yakındığı bir şeydir.
Almanya’daki kurumsallaşmış din (özellikle Lutheran Kilisesi) Adof Hitler ile suç ortaklığı yaptığı için ruhsal ve etik bir intihara kalkıştı ve Amerika gelmeden uzun zaman önce bu kontratı imzalamıştı. Amerikan kültürü 50li yıllarda çok daha genç ve tazeydi. Onların gerçek saflığı bunu çok daha güçlü ve karşı konulamaz kıldı. Fakat her şey aynı kalmıyor. Bugün, sahip oldukları bu saflık çok daha fazla yıpranmış durumda ve büyük şirketler hayatlarımızı yeniden organize etme işini devraldılar. Böylece bizi “yeni dünya düzen”i ile kutsuyorlar. İstesek de, istemesek de.
Amerikan kültürünün egemenliğini şimdi varolan bir problem olarak mı, yoksa zamanlar değişen bir olgu gibi mi görüyorsunuz?
Bugünlerde olan egemenliği çok fazla kültürel değil. Daha çok ordu ya da endüstri ile ilgili. Roma yarattığı kültürden vazgeçmeye başladığında, yıkılmaya başlamıştı. Bu kültür daha sonra çok deli diktatörler tarafından işleyen daha açgözlü, yüce bir makineye dönüşmüştü. Ama tabi ki burada aynı durumun geçmiş ile paralelliğe işaret etmiyor.
Şimdi gençliğinize dönelim. 70li yıllarda, kariyerinize henüz yeni yeni adım atmışken, Avusturyalı Doktor Gross’u protesto ettiniz. Bize biraz bundan bahseder misiniz?
Dr.Gross adli tıpta çalışıyordu ve savaş sırasında yüzlerce çocuğu uyuşturucu ile öldürdü. Akıl hastanesinde görev yapıyordu. Hitler’in politikasını benimsediği için alt tabakadan gördüğü herkesi yok ediyordu. Bir zamanlar onunla yapılan bir röportajı okumuştum ve sorulardan bir tanesinde onun birçok çocuğu öldürüp öldürmediği soruluyordu. Dr. Gross’un yanıtı ise “Evet, bu şekilde işleyen bir sistemimiz vardı ama o zaman her şey daha farklıydı.” olmuştu. Hiçbir şekilde pişmanlık duymuyordu ama bütün bu yaptıkları karşısında bu kadar pişkin olmasına dayanamadım. Hatta çocukları aslında çok insani bir yöntemle öldürdüğünü bile itiraf ediyordu: “Yemeklerine zehir (Luminal) koyduk ve öleceklerinin farkına bile varmadan öldüler.”
Aslında burada problem ettiğim şey herhangi birinin böyle bir manyaklık yapacak kadar kafayı yemiş olması değil. Benim sorunum kimsenin böyle bir şeyi “problem” etmiyor oluşu. Gross, yüzlerce çocuğu öldürdüğünü itiraf etmiş olmasına rağmen hala Viyana’da psikiyatr olarak görev yapıyor. İnsanlar bu röportajı okudular ama hiçbir aksiyon, protesto, hiçbir şey olmadı. Ama aynı zamanda ulusal televizyonda ilk kez sunucu kravatsız olduğu için halk protesto amacıyla oraya 3500 adet mektup gönderdi. Bu inanılmaz bir şey. Birçok insan için sanki orada dünya durdu. İnsanlar böyle bir şeye delirirken ben de “Belki okuyamadıkları için röportajda bu adamın ne demek istediğini anlayamadıklar.” diye düşündüm. Hemen ardından “Profil” gazetesine doğru yola çıktım ve bana bir sayfa vermeleri için onları ikna ettim. Sonra da kafası yemek tabağının içine düşmüş ölü, küçük bir kız resmi çizdim. O zaman bu resim tepkiye yol açtı. İnsanlar bir anda üzgün hissetmeye başladılar. Sonunda böyle bir tartışma için tetikleyici olabilmiştim. Sanırım bazen resimler, sözcüklerden çok daha fazla etkili oluyor.
İncinmiş çocuklar çoğu zaman kullandığınız bir imge. Bir anlamda çocukları bu şekilde yansıtarak masumiyetin yokluğuna mı işaret ediyorsunuz?
Aslında hiçbir şey anlatmaya çalışmamıştım. Hatta kendime araçlar da yaratmıyorum. Çizmeye ilk başladığımda çocukları çizmiştim, çünkü sadece onların tarafında olmak istediğimi fark etmiştim. Her zaman en çok üzüldüğüm şey, savunmasız ve kendini koruma mekanizmaları henüz gelişmemiş güçsüz çocuklara yapılan istismar oldu. Tecavüze uğramaları, öldürülmeleri… Hiçbir zaman bir insanın kendinden küçük birine acı çektirme isteğini anlayamadım.
İşte o zamanlarda Almanya ve Avusturya’daki çocuk istismarı üzerine birçok araştırma yaptım. Bu araştırma sırasında genellikle kendi aileleri ya da akrabaları tarafından işkenceye uğramış, tecavüz edilmiş, yakılmış bir sürü çocuk fotoğrafı gördüm. Fakat o günlerde çocuklar medyanın ilgisini çok çekmiyordu. Ben de aklımda oluşan bu düşünceyi , geçmişle –toplama kampları- ve Vietnam ile bir araya getirdim. Yani bir çocuğun gözlerinden görmeye çalıştım.
1989 yılında Cologne’de Holocaust’un yıldönümü için “Selektion” serisini sokakta sergilemiştiniz. Ama bir süre sonra bazı insanlar çocuk resimlerine zarar vermeye başlamışlar hatta boğaz kısımlarını yırtmışlardı. Bunun ardında ne gibi bir anlam yatıyor sizce?
“Ninth November Night” çok fazla ünlü olmayan “Kristallnacht”ı hatırlamak için hazırlanmıştı. 9 Kasım 1938’den tam 50 yıl sonrasında Synagogs’un yakılması anısına bir sergi düzenlenmişti. Cologne’nin merkezinde yakın bir yerde, kilise ile Ludwig Modern sanat Müzesi’nin oradaki 100 metrelik bir duvarı devasa çocuk fotoğraflarıyla kaplamıştım. Daha ikinci akşamda birileri gelip çocuk fotoğraflarındaki bütün boğazları kesmiş. Fakat zaten böyle bir şeye hazırlıklıydık, çünkü sergiyi sokakta hazırlıyorsanız, eserlerinizin bir takım hasarlar almasını da göze almalısınız. Daha sonra ben de gidip bütün bu yırtık kısımları tekrar bantladım ama bir şekilde bunun da sergiye faklı bir doku kazandırdığını düşünüyorum. Hatta belki de bu yaralar bütün yapıyı çok daha güçlü kıldı, çünkü konsepte farklı bir açı kazandırmış oldu.
Buna benzer bir şey Kilkenny’de de başınıza gelmişti sanırım.
Sanırım Almanya politik olarak saldırma konusunda oldukça büyük bir motivasyona sahip.
90ların sonunda hazırladığınız “Angel Sleeping” serisi birçok insan tarafından oldukça etkileyici olarak değerlendirildi.
O zamanlar Viyana Patoloji-Anatomi Müzesi’ndeki her şey benim için büyük bir ilham kaynağı oldu. Yaptıkları koleksiyonu inceledim. Benim için inanılmaz bir deneyim olmuştu. Sonu olmayan uzun koridorlar, grotesk görünümlü insanlar, tuhaf hastalıklar ve çok gerçekçi saçlar, gözler ve giysiler. Bir de yüzlerce cam şişeler içinde duran doğmamış cenin ile karşılaştım. Birçoğu da tuhaf bir şekilde formunu yitirmişti. Uzunca bir zaman bu deneyimim üzerine düşündüm. Belki de bundan 200 sene evvel burada yaşamış ama şimdi ölmüş olan insanları düşündüm. Ardında böyle bir bedeni bırakmışlar. Her beden ayrı bir duygusal anlatıma sahipti ve kesinlikle hepsi kendine özgün bir anlam taşıyordu. Kimisi çok huzur verici olabiliyorken, kimisi daha akıl karıştırıcı, sanki acıdan kıvranıyormuş gibi olabiliyordu. Hatta bazıları insan gibi bile görünmediği için anlattığı duyguları algılamak neredeyse olanaksızdı. Ama yine de hepsini inanılmaz güzel buldum ve fotoğraflarını çekip boyamaya karar verdim.
Yaptığınız işin duygusal yoğunluğunun yanı sıra, genellikle “güzel” olduğu da söylenebilir. Siz sanatta “güzellik” nosyonunu nasıl bir yere koyuyorsunuz?
Sorun şu ki, güzellik ve çirkinlik çok kişisel bir şey. Farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda, insanlar birbirinden farklı kararlar verebilirler. Bu terimler değişebilir. Vasat bir şey hakkında orta sınıfın güzel ya da çirkin değerlendirmesini çok umursamıyorum. Sanatçı olarak kendi kararlarınızı, kendiniz vermelisiniz. Bu sizi sanatçı olarak derin bir yere koyan özgür bir sistem. Ne olacağını biliyorsunuz. Güzel ve estetik arasında temel bir fark var. Estetik direşimli kalırken, güzellik fikri ise modanın sürüklemesiyle değişir ve şekillenir. Tıpkı ahlak ve atik arasındaki fark gibi. Ahlak toplumdan topluma, zamandan zamana değişirken, insan varoluşunda her zaman temel ve evrensel bir etik vardır ve değişmez.
Politik olarak kendinizi hangi ideolojiye yakın buluyorsunuz?
Bazen kendimi aptallar ve salaklarla dolu bir gemide gibi hissediyorum. Çünkü çoğunluk genellikle savaşmak istiyor. Ne zaman küçük nispi barış anı yakalansa, insanlar gerilmeye başlıyorlar. Mesela örnek olarak Bill Clinton’ı düşünün. Birkaç sene boyunca ülke ekonomik olarak nispeten sakin yıllar geçirdi, ama bu insanların hoşuna gitmedi. Clinton işte bu dönemde şöyle bir şey demişti; “Benim egemenliğim altında hiçbir belirgin kriz ya da savaş olmaması, iyi bir başkan olarak beni tarihte aşağıya doğru çekti.” Burada aslında önemli bir noktaya değiniyor. Eğer çok iyi bir liderseniz, savaşa ihtiyacınız vardır. Bu ilişkiyi 1. Dünya Savaşı üzerine çalışırken de görmüştüm. İnsanlar da mutlaka buna bir göz atmalı bence. Neden büyün bu savaş mistik bir şekilde başladı? Sebebi neydi? Kimse bilmiyor. Sanki bir anda herkes savaş yapmak istemişti. Eğer bir şekilde işin ucunda onurunuz için ölmek ihtimali varsa, savaşmak çok daha heyecanlı bir şey haline geliyordu. Ama yine de kimse bunun ne için olduğunu bilmiyordu. Bu büyük savaşın içindeki belirsiz fikir aslında bütün savaşları da sona erdirebilirdi. Bu, bütün dünyayı arındırabilir, şeytani fikirleri ve bencilliği silebilirdi.
Savaşın insanlar için en sonunda iyi bir şey getireceğine inanmak popüler bir katarsisdir aslında. Herhangi iğrenç bir insan savaş sonunda kahraman olabilir. Belki de sadece Tanrı’nın sizin tarafınızda olduğuna inanmak bile yeterli derecede iyi hissettiriyordur. Bütün savaşlar bir şekilde bu yüzden “kutsal” bir savaşa dönüşür. Çoğu zamanda hep bu aptal mesajı verir: “Tanrı bizim tarafımızda. Bizler iyiyiz, onlar kötü.” Onlar ve bizler. Onlar; Yahudiler, Bolşevikler, Araplar, Teröristler…
Start Magazine, Ireland, 24. November 2004, Brendan Maher röportajı çevirisidir.


Elif Demirci → 19 03 2010
0