Filmin çekimleri 4 yılda tamamlanır. Playtime o güne kadar çekilen en pahalı Fransız filmi olur. Öyle ki, gişede yeterli gelir sağlayamayınca Tati iflas eder, tüm filmlerinin haklarını satmak zorunda kalır.
Jacques Tati durum komedisi filmleriyle ismini duyurmuş Fransız yönetmen, aktör, senaryo yazarı ve yapımcı. Baba tarafından Rus asilzadelerinden Tatishchev ailesine mensup yönetmenin dedesi, Rusya için askeri ataşelik ve generallik yapmış. Genç Jacques Tati ise, profesyonel rugby kariyerini geride bıraktıktan sonra, 1930′lu yıllarda Paris’in müzikhollerinde mimik sanatçısı olarak çalışmaya başlar. Aynı dönemde, çektiği kısa film “L’Ecole des Facteurs” (Postacılar Okulu) ve ilk uzun metrajlı filmi “Jour de Fete” doğacaktır.
Jacuqes Tati, filmlerinin çoğunda başrolü kendisi oynar. Komik mimikleri ve kasti olarak diğer karakterlerden farklı seçilmiş giyimiyle kendini belli eden bir film kahramanıdır. Mizansenin en ince detayına kadar ayrıntılandırıldığı planlarında, burjuvazinin el üstünde tuttuğu değerleri yererken sevimli ve muzip bir tarz tutturması Tati’nin filmlerinin başarılı olmasındaki en önemli etkenlerden biridir denebilir.
1907′de doğup 1982′de ölen Tati, yönetmenlik kariyeri boyunca sadece altı uzun metrajlı film çekmiştir. Tati’nin filmlerinde klasik diyalog yok denecek kadar azdır. Olay örgüsünü kahramanın başından geçen komik durumlar ve yan karakterlerin hafif abartılarak komediye ortak olması oluşturur. Fiziksel şakalar da (bir bisikletin fizik kanunlarına aykırı biçimde çok uzun mesafeleri kendi başına katetmesi ve Tati’nin bisikletin peşinden koşturması gibi) Tati’nin filmlerinde önemli bir yer tutar.
En bilinen filmleri arasında; şehre gelecek önemli bir şahsiyet için yapılacak şenliğin hazırlığında başrol oynayan -kendi isteği dışında da olsa- postacı rolünü üstlendiği “Jour de Fete” (Kutlama Günü, 1949), “Mon Oncle” (Amcam, 1958) ve Playtime (1967) sayılabilir. Bu üç filmde de İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı’yı etkisi altına alan modern yaşam ve verimlilik takıntısı eleştirilir. Jour de Fete’deki postacı Amerika’daki postacıların kendisinden çok daha hızlı ve verimli çalıştığını bir filmden öğrenince çevresinin de etkisiyle Amerikalılar kadar hızlı çalışmak hevesine kapılır ama, bu arada posta dağıtırken kullandığı bisikletinden de olacaktır. Mon Oncle’da ise Tati, bir şirkette genel müdür olan kayınbiraderinin ‘modern’ yaşamına ayak uydur(a)mayan, garip ve sevimli amca rolüyle karşımıza çıkar. Kayınbiraderin yeni almış olduğu süs havuzlu villasının grotesk – veya modern – mimarisi, artık bir salon kadını olan eşinin kalburüstü komşularını ağırlayışı, ders çalışmak istemeyen canı sıkkın oğlu ve garajdan çıkarken bile tozu alınan Amerikan otomobiliyle hafif gülünç ve sevimli bir ’sonradan görme’ portresi çizen Tati, burjuva yaşamının komik öğelerini de öne çıkarır. Bu filmdeki süs havuzlu villa örneği Tati’nin Playtime’da adeta bir başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkan modern mimariyle bir film karakteri olarak ilgilenmesinin ilk ipucunu vermektedir. Ayrıca küçük havuzla ilgili filmde süregiden komik bir esprinin de olduğunu belirtmeden geçmeyelim.
Birçoklarınca yönetmenin başyapıtı olan “Playtime”, Jacques Tati’nin 1967′de yönettiği oldukça deneysel bir filmdir. Tati, o günlerde Paris’te hiçbir sinemanın gösteremediği 70 mm’de çekilmiş filmi ile farklı bir sinema anlayışının da öncüsü olur. Filmin klasik bir hikayesi yoktur. Bir kahraman da yoktur. Klasik anlamda diyalog bile yok denecek kadar azdır. Paris’te havaalanından şirket ofislerinin binalarına, yeni açılmakta olan şık bir restorandan sıkışık şehir trafiğine dolaştırır kamerasını yönetmen. Filmin öyküsünü modern mimariyle yapılmış binalar, şehir hayatının vazgeçilmez öğesi otomobiller, burjuvazinin devam ettiği restoranlardaki insan davranışları – restoran çalışanları ve müşteriler arasındaki komik anlaşmazlıklar vs. – oluşturur. Havalimanı ve ofis binalarında soğuk ve kişisellikten uzak mobilyalar – belki de insanlar – orada yabancı olanları sersemletir.
Mösyö Hulot (Tati’nin kendisi), böyle bir yabancıdır ve bir iş görüşmesi için Paris’tedir. Hulot’nun bulunduğu ortamda yabancı olduğu sadece kıyafetlerinden bile anlaşılabilir. Renkli çizgili çorapları, bugünlerde moda olan bileklerin biraz üzerinde biten pantolonlar, yana kaykılmış fötr şapkasıyla Hulot, Paris’te yolunu şaşırmış bir Charlie Chaplin’i andırır. Tati’nin modern, devasa binalar – ofisler ve hükümet binaları – aracılığıyla ‘modernizm’i eleştirmek istediği, modern hayatın yapaylığını güldürü yoluyla seyirciye hissettirdiğini düşünmek çok yanlış olmayacaktır. Filmde Paris’le özdeşleşmiş yapılar, Eyfel Kulesi veya Sacre Coeur sadece cam kapıların yansımasında görünür. Yönetmenin amacı bize turistik Paris’i göstermek değil, modern şehirdir. Hatta arasıra izlediğimiz turizm ofisinde diğer modern şehirlerin ilanları asılıdır: Madrid, New York, Stockholm… Hepsi aynı binanın fotoğrafıdır, sadece şehir ismi değişir.
Filmin çekimleri 4 yılda tamamlanır. Playtime o güne kadar çekilen en pahalı Fransız filmi olur. Öyle ki, gişede yeterli gelir sağlayamayınca Tati iflas eder, tüm filmlerinin haklarını satmak zorunda kalır. Filmin festivallerde şanslı olduğu söylenemez. Sadece 1969′da Danimarka’da verilen Bodil Ödülleri’nde ‘En iyi Avrupa Filmi’ ödülüne layık görülür. Tati, bir sonraki ve son filmini ancak 1971′de çekebilecektir.
Öyle görünüyor ki, Tati’yi anlamak ve filmlerinin değerini kavramak çok kişinin becerebildiği bir şey değil. Ne acı ki modern sinemanın dahilerinden biri hakettiği başarı ve övgüyü çoğu gerçek sanatçıda olduğu gibi ölümünden sonra kazanacaktır.

Özgür Uçkan
11 ays önce
Elinize sağlık. Gayet iyi bir değerlendirme olmuş…
ayse yasa
11 ays önce
Gercekten yasarken degeri anlasilamamıs olan Tati’nin cok hos bir degerlendirmesi
Bravo