Resim ve İllüstrasyon : Dandikliğe Heyecanlı Bir Bakış

Erkin Gören 27 04 2009

0


Ölüm kalım meselesi değil, kader oyunu değil, kimsenin suçu değil ama bu üç branş arasındaki farkların üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Son zamanlarda biz bize takıldığımız küçük topluluk içerisinde illüstrasyon kelimesine duyulan ilgi bir hayli arttı.

İllüstrasyon dediğimiz, görsel stillerini ağırlıklı olarak resim akımlarından alan ticari bir meslek dalıdır. Yani illüstrasyon yapılırken bir ürünün, bir konunun, bir hikayenin tasviri için, siparişin belirlediği görsel ve bağlamsal sınırlar dahilinde çalışılır.

İllüstratör, çalıştığı işe kendince daha iyi olacağını düşündüğü eklemeler yaparken bir ressamdan farklı olarak, çok sayıda başka etmenleri gözetmek durumundadır. Tıpkı bir grafik tasarımcı gibi, hazırladığı görsele koyduğu her yeni öğenin hesabını birilerine vermek yükümlülüğünü taşır. Bu sebeple de ressamın sahip olduğu sınırsız özgürlüğe sahip değildir.

İllüstrasyonun bu sipariş tabanlı yapısıyla resimden ayrılmasına dikkat çekerken, önemli bir tarihsel gerçeği de göz ardı etmemek lazım. Ressamlar da ta 14. yüzyıldan beri sipariş üzerine resim yapıyorlar. Michelangelo, Velazquez, Caravaggio ve hatta Rembrandt, başta kilisenin, sonra zengin soyluların siparişlerine sadık kalarak, onlar için revizyonlar dahi yaparak sanatlarını icra ettiler. Antik Yunan ve sonra Roma İmparatorluğu dönemindeki sanat da yönetimin istekleri doğrultusunda şekillenmiş sayısız eser barındırır. Sonuç olarak yukarıda yaptığım açıklama bir anlamda bu gerçekle çelişiyor. Sanat felsefesi kapsamında, yaptığınız tanımlamalar, baz aldığınız öncül kriterlerin ışığında şekillenir. Benim mesele olarak gördüğüm konu, resim, illüstrasyon, karikatür gibi kavramların tanımlarını çıkmaza sürükleyen, birbirinden ayrı olmaları gerektiğini düşündüğümüz halde hepsinin iç içe geçmesine sebep olan şey; sanatsal özgürlüğün parayla satın alındığı noktada başlıyor. (Ben de burada kopmaya başlıyorum. ”Teenage riot!”)

Sanat eserine biçilen değer her ne olursa olsun, o parasal değer sınırsız bir özgürlüğü saklama kabına koymaya çalışır. Kişisel bir mülkiyet arzusundan ziyade, gerçek sorun, her kavramın ekonomi döngüsüne sokulmak istenmesi aslında.

Resim, müzik, dans.. Ya da günümüz toplum yapısındaki faydacı yaklaşımı rasyonel bir işlevle karşılamayan ne varsa, kendisini toplumun içinde hissedebilmek, aynı zamanda toplum tarafından da kabul edilmiş olmak için, yine aynı toplum bünyesinde geçerli olan bir platforma kıçını koymak zorunda. İşin garip tarafı, resim, müzik, dans vesaire zaten toplumun doğurduğu şeylerdir. Öyleyse toplum neden kendi çocuğuna üvey evlat muamelesi yapıyor?

Şu tüketim toplumu ayaklarını yapmadan nasıl anlatırım bilmiyorum ama deneyeceğim. Aslında toplumun sanata yabancılaşıp onu kendi dışında meydana gelen bir şey olarak görmesi durumu basit bir nitelik-nicelik denklemine dayanıyor. Kafa ütülemeden anlatmak gerekirse, her bireyin elini uzatıp kolayca ulaşabildiği bir şeyin parasal değeri illa ki düşük olacaktır. Hele ki insan bu şeyi kendi kendine üretebiliyorsa, onu başkasından satın almak için para verme olasılığı iyice azalır.

Sanayi devriminin vaatleri arasında, fabrikalarda daha az iş gücüyle üretilecek ürünlerin, halihazırdaki fiyatından çok daha düşük meblağlara alınabileceği de var. Bu vaad kısmen yerine getirildi. Fakat aynı dönemde Freud’un insan psikolojisine yönelik yaptığı analiz çalışmalarından yapılan çıkarsamalar, topluma yapılacak kimi telkinler sayesinde, bireylerin aslında ihtiyacı olmayan ürünleri de satın almak isteyebileceği görüldü.

Adam Curtis’in BBC için çektiği ”The Trap” isimli kafa düşürücü belgeselde de geçtiği gibi, tüketim toplumu yaratılırken temel alınan anlayış o dönemde şu cümleyle özetlendi, ”Bu ürüne ihtiyacın olmayabilir, fakat ona sahip olduğunda kendini daha iyi hissedeceksin.”

”Ürüne ihtiyacım olmadığı halde neden daha iyi hissedeceğim” ise, bu denklemde değişken rolünü üstleniyor. Örneğin bir kadın olduğum için, bana bir erkeğin toplumdaki gücüne vakıf olmayı vaad eden bir ürünü, ya da bireyselliğimi, farklılığımı kuvvetlendirmeyi vaad eden ürünü satın almak isteyebiliyorum. Bu ürünlerin vaadlerini yerine getiremeyeceklerini bilsem bile alıyorum. Çünkü güçlü bir tanıtımla bütün toplumun bu vaadden haberdar edilmesi, belli oranda onu gerçek de yapıyor.

Finansal olarak çok genişlemiş şirketlerin marka stratejilerine şöyle bir baktığınızda kurumsal kimliklerini, markalarını, sattıkları üründen bağımsız öğelerle sürekli beslediklerini görebilirsiniz. Bir otomobil, sadece bir otomobildir. Fakat günümüzde bir otomobil, satın alıp sürekli binebileceğiniz bir kadındır, sırtına atlayıp dağları aşabileceğiniz bir attır. Bir içecek, sadece lezzetli bir içecek değildir, özgürlüğün, yaşamın sembolüdür. Snob olmanın anahtarıdır.

Bu bilinen gerçekleri kısa kesip olayın sanatlarla ilgisine gelmek istiyorum.

Bir ürün, nasıl topluma kurumsallık çatısı altında yabancılaştırılıyorsa ve içine yeni değerler yüklenip topluma geri sunulduğunda daha çok ve daha fazla paraya  satılabiliyorsa; sanat eseri ve sanatçı da aynı şekilde, bulunduğu mütevazı konumdan alınıp ötekileştirilmiş ( :( ), yüceltilir gibi yapılmış ama aslında haddinden fazla değerle şişirilmiş, sonunda da içine yüklenen bu yeni anlamla, sevilen değil, ancak SAYGI duyulabilecek bir konuma oturtulmuştur. (Şöyledir böyledir diye konuşmaktan sıkıldım. Bu yazı dahil herşeyi “Galiba” parantezinde yazdığımı hatırlatmak istiyorum.)

Bunun amacı halka sanat satmak değil, sanatı halktan kopartıp, bu sayede seyrekleştirmek; böylece bu nadide eserlere biçilecek milyonları makul göstermekti. Zengin yatırımcı için, satın aldığı ürünün niteliğinden önce, onun yatırım olarak ne kadar tutarlı bir karakter çizdiği geliyor. (Bankaların senetlerin senetlerinin senetlerini satarak ciro yapması buna bir örnek. Bir senedin reel olmayan finansal potansiyeline değer biçmek aslında ne kadar gerçeküstücü bir yaklaşımmış.)

Bunun sanatçıya yansıması da, eserlerini satıp para kazanmaya devam edebilmesi için serbestliğinden ödün verip, sürekliliğin peşinden yapay da olsa gitmek zorunda kaldığını hissetmesi. Beğeninin esiri olmak gibi birşey, ama daha kötüsü.

Neyse, bu bahsettiğim zorunluluk reddedilebilir bir şey elbette, gelin görün ki, ”bir onbeş yıl ajansta çalışırım, kazandığım parayla da rahat rahat sanatımı icra ederimcilik” yolunda amacından ivedilikle şaşan bunca insan varken, parayı ve getirilerini red etmemek için gerektiğinde çokça bahane bulunabileceğini düşünmeden edemiyorum.

Bir resmin milyonlar etmeyeceğini söylemiyorum. Parayla ölçüldüğünde eserin kendisi dışında başka şeylere değer biçiliyor demeye çalışıyorum.

Mesela sanatçının imajını ele alalım.

Bereli, pipolu, yarı deli, sosyal iletişim yetileri az olan, yabani ve marjinal sanatçı figürü, tamamiyle bazı sanatçıların bazı özellikleri ön plana çıkarılarak üretilmiş bir roman karakteridir. Ressamlar arasında ne kadar arıza insan varsa, marangozlar, manavlar, emlakçılar, fahişeler, imamlar, ayakkabıcılar arasında da yabani, iletişim sorunu olan, megaloman, şizofren insanlar vardır.

Sanatçıların düştüğü tuzak, kendilerine yakıştırılan bu özelliklerin yarattığı marjinaliteye kapılıp, bu kalıba uyum sağlamaları oldu. Hatta sıklıkla bu tanıma uyduğu için sanatla ilgilenen insanlar da oldu bana kalırsa. Bu noktada kimin ne kadar samimi olduğunu sorgulamak pek anlamlı değil.

“Herkes kendi kalbinin ekmeğini yer.” , Seda Sayan

Sanatçı için hazırlanan bu kalıp gibi, sanat eserinin sınırsız çeşitliğini görmezden gelen bir unsur olarak kategorileme anlayışı da, izleyicinin eserle olan ilişkisine bir çok basma kalıp soru ve tespitle müdahale ediyor.

Örneğin eseri izleyen kişi, içeriği, tekniği, rengi, dokuyu, anlatım metodunu bir bütün olarak algılayabilecekken, bu bütünden kendi algısına göre bir duygu, bir anlam çıkarabilecekken, gidip eserin ne anlattığını, hangi tarza dahil olduğunu birine sorma ya da bir yerden okuma ihtiyacı duyuyor. Karşısındaki eser sadece duyular tarafından algılanmayı beklerken, kullanım kılavuzuyla işlevinin keşfedilebileceği bir çamaşır makinesi muamelesi görüyor.

Edinilmiş bilginin algıyı yönetmeye başladığı noktada, insanın doğal yetilerinin yerine toplumsal varsayılanlar geçiyor. Bu bakış açısı; bütün sanatlarla olan ilişkimizde, bizi belli referans noktaları oluşturmaya ve yenileri bu referanslar üzerinden tanımlamaya itiyor. Bunu makineler, robotlar, bilgisayarlar yapar. İnsan beyni, bu basit mantığın çok ötesinde bir ağ sistemi ile çalışabilirken, kurduğumuz ilişkilerde bu kadar yavan bir sistemi kullanmakta oluşumuz hakikaten trajik.

Bu oltaya nasıl geldik, kim bize böyle bel altı çalıştı bilmiyorum. Bilsem de mühim değil, sonuç olarak bir yetişkin olmak, kendiliğindenliğini kaybetmiş olmayı da kapsıyor artık. Tutarlı olmak, şeyleri genel geçer kriterlere göre değerlendirmek anlamına gelmemeli. Evet kitlelerin kendi içinde anlaşabilmeleri, bazı temellerde mutabık kalmalarıyla mümkün olabiliyor. Bir başka sorun da zaten kitlelerin büyümesiyle, üstünden hareket edilecek ortak paydanın daha yavan bir kimliğe bürünmek zorunda kalması. (Devamı var..)