
Yıllarca içlerinde yaşadıkları binalar, geçtikleri sokaklar ve sürekli gördükleri yapılar o kişilerin zihinlerinde nasıl yer eder ve bunun etkileri ne olur?
“Ödüllü biyolog ve hekim Jonas Salk 1950′li yıllarda Pittsburgh’da, bodrum katındaki karanlık bir laboratuvarda çocuk felcini iyileştirmek için çalışıyordu. Yeterince ilerleme kaydedemediğini gören Salk, kafasını toplamak için İtalya’daki Assisi bölgesine gitti ve 13. yüzyıldan kalma bir manastıra yerleşti, yüzlerce yıllık sütunların yanından geçip kemerli yollarda yürüyerek düşünmeye başladı. Salk kısa süre içinde yepyeni öngörülere kavuştu ve çocuk felci aşısı için aklına bir fikir geldi. Yaratıcılığı bir anda artan bilimci içinde bulunduğu çevrenin, mimarinin bunda çok önemli bir etkisi olduğuna inanmıştı. Çevrenin ve binaların insan zihni üzerinde muazzam bir etkisi olduğuna güçlü şekilde inanan Salk meşhur mimar Louis Kahn ile birlikte çalışmaya başladı ve California La Jolla’daki Salk Enstitüsü böylece ortaya çıktı. Sonraki yıllarda Salk Enstitüsü pek çok yaratıcı bilimciye ev sahipliği yapacak ve önemli bilimsel keşiflerin merkezi olacaktı.”
Scientific American MIND’in Nisan sayısındaki ‘How Room Designs Affect Your Work and Mood‘ yazısı yukarıdaki satırlarla açılıyordu ve bu da bana zaman zaman aklıma gelen bir konuyu hatırlattı gene. Gerçekten de yaşadığımız çevre, evimiz, içinde çalıştığımız binalar, ofisler estetik değerlerimizi, yaratıcılığımızı, hayata bakış açımızı, zekâmızı nasıl şekillendirir? Mesela binanın içine bakan ve dolayısı ile dışarısı ile hiçbir bağlantısı olmayan, güneş görmeyen bir ofiste yıllarca çalışmanın etkileri nedir? * Yahut birbirlerine zekâ olarak çok yakın iki çocuğu alsak, biri mesela Floransa gibi bir yerde yetişse, diğeri ise Sultanbeyli gibi bir yerde, yahut tıklım tıkış dip dibe binaların olduğu, güneşin genellikle sokağa sızamadığı bir ortamda yetişse, 18-20 sene sonra karşımıza birer yetişkin olarak çıkacak bu iki insanın estetik anlayışları ve dünyayı algılayışları nasıl olur? Yıllarca içlerinde yaşadıkları binalar, geçtikleri sokaklar ve sürekli gördükleri yapılar o kişilerin zihinlerinde nasıl yer eder ve bunun etkileri ne olur?
Bu sorulara kesin cevaplar vermek kolay değil elbette ancak yine de hiç ümit yok değil. Son zamanlarda bilişsel bilim ve mimarlık arakesitinde yapılan çalışmalar ve kontrollü deneyler sayesinde her gün maruz kaldığımız mimari özelliklerin zihnimize olan etkilerine dair bilgiler birikmeye başladı ve bunlar ayaküstü spekülasyonların ötesine geçip deney verilerine dayanmaya başlıyor. ‘Neuroarchitecture Gets More Attention‘ başlıklı blog girdisinde de vurgulandığı gibi içinde bulunduğumuz odanın tavan yüksekliği gibi basit bir parametre dahi yaratıcılığımızı etkilerken, pencereden görünen manzaranın kırsal yahut endüstriyel oluşu da konsantrasyonumuzu ve bazı durumlarda akademik performansımızı etkileyebiliyor. Tüm bunlar milyonlarca yıllık evrimin sonucunda bugünkü şekline kavuşan beynimizin çalışma şekilleri ile bağlantılı ve bunlara direnmek ya da bunlar kaale almamak yerine anlayıp bunlarla uyumlu bir mimari geliştirmek çok daha anlamlı gibi duruyor.
Kimbilir belki de eski üstadlar, büyük mimarlar, sinirbilim hakkında bilgi sahibi olmadıkları halde insana dair derin algılayışları ve sezgisel yöntemleri ile hem güzel, hem sağlam hem de yaşayanları psikolojik olarak destekleyen eserlere imza atmayı başarmışlardı. Bugün elimizde hem geçmişin mirası olduğu halde ve hem de insan beyninin çalışma mekanizmalarına dair bilgimiz arttıkça belki daha ‘güzel’ binalar yapmanın, ofisleri daha ‘iyi’ şekilde düzenlemenin sadece bir estetik yahut şehircilik meselesi olduğunu değil, aslında kolektif yani toplumsal zekâyı çoğaltma meselesi olduğunu anlamaya başlıyoruz. Birileri farkında olsa da olmasa da destekleyici mimari ortamlardaki ekipler, takımlar, yaratıcılar bunun avantajını yaşarken güneşi, havayı ve zihnimizi boğan mekanlarda yaşayan kişiler sürekli fazladan çaba harcamak ve yapay engellere karşı mücadele etmek zorunda kalacaklar.
Tüm bunlar olup biterken kısa vadede ucuza gelen çözümlerin uzun vadede bize ne kadar pahalıya patladığının farkına vardığımızda belki de iş işten epey geçmiş olacak.
*: Bu satırların yazarı kapısında Avrupa Birliği bayrağı da bulunan (yani AB’nin insanlık anlayışına ve standartlarına saygı duyduğu tahmin edilebilecek) bir kurumda uzunca bir süre güneş görmeyen ofislerde çalışmıştır. Bu durumun kendi üzerindeki etkilerini merak etmekte, halen penceresiz ve güneşsiz ofislerde çalışan çalışma arkadaşlarının ileride yaşayabilecekleri problemleri de üzülerek düşünmektedir.
Bu metin ileriseviye.org sitesinde yayınlanmıştır. Tüm hakları ileriseviye.org sitesine aittir.
Emre Sevinç → 21 05 2009
0