“Dünyanın” ayaklandığı zaman olarak 1960’dan 1980’e kadarki zaman aralığını işaret edebiliyoruz. Amerika, Avrupa değil bir tek; hemen her yerde değişim isteniyor. İran’da 1979’da yaşanan İslam devrimi dahi o dönem herkesin iyi kötü bazı hakları almak için ortalığı ayağa kaldırdığını gösteriyor. Hepsi de gereklilik olarak önümüze sunulan politikalara bizim katkımız oluyor.
Devasa kitleleri ilgilendiren sosyal adaletsizlik, barış talebi, hak arama mücadeleleri 1980’den soğuk savaşın yavaşça sönmeye başladığı tarihlere doğru azalıyor. Tüketim toplumu klişe olmaya başlıyor. Kabulleniliyor. Artık bu dönemden sonra kitlelerin liberal ekonomiyle kazandıkları yeni kimlik söylemleri ile bireyselleşen toplulukların sesi makro düzeyde çıkamıyor. Bir iki örnek verebilirsiniz; yeterli mi? Sesinizdeki umuda inanan kaç kişi kaldı? Bir önceki dönemi gölgede bırakabilir mi yaptıklarınız? Belki insanlar barış söylemlerinden umutlarını yitirdiler, belki de sistemin karşısında değil içinde durmaya çalıştılar. Kim bilir? Hak arama mücadelelerinin ortak söylemleri olan barış, kardeşlik ve eşitlik tavrı o ilk çıktığı güne gömülüyor. Saygımızdan barış, kardeşlik ve eşitliği eylemlere katıyoruz. Yoksa hepimiz fakrındayız karşıt söylemin taleplerimizi yaşatmak için varolduğundan.
Halilye kalabalıkların biraraya gelerek klasik bir ‘eylem koymalarının’ bir anlamı eskiye kıyasla olmuyor. Hele de yazarımız gibi dijital yaşama adapte olmuş, kapitalizmin ürünlerini renkli, faydalı ciciler olarak gören yeni nesiller için eylemler saygı duyulan ama umudumuzu bağlayıp kendimizi feda edeceğimiz davalar değil artık. Zaten, hele de bizim ülkemizde, devletler / hükümetler / insanlık öyle katmerli ki bu eylem tipine bir gıdım laf işlemiyor kimseye. Bir konuya dikkat çekmek için yeni yöntemler geliştiriliyor. Yeni eylem teknikleri planlanıyor. Tüm toplum değil de böyle ufak gruplar sokağa sahip çıkmaya başladıkça da kamusal alan değer kazanıyor. Kamusal alanda yapılan eylemler de içerik açısından zenginleşiyor. Güle oynaya, dansla, müzikle, yeni medya teknolojileriyle insanlar dertlerini anlatıyor. İsteklerini çoğunluğa kabul ettirebiliyorlar. Dönem artık düz ritmlerle kalabalıkları ayaklandırmak ve makro problemlerin peşinden milyonların ayaklanması dönemi değil. Dönem, zekice düşünülmüş çoğulcu katkının sağlanabileceği eğlenceli eylemleri kamusal alana taşınma dönemi.
Ne kadar eylemceli bir gün!
Bu tip aktivistliğin ilgi çekici olması açısından en iyi örneklerinden biri Helsinki’de ortaya çıkan Complaints Choir (Şikayet Korosu): Tellervo Kalleinen ve Oliver Kochta-Kalleinen tarafından geliştirilen proje Fince Valituskuoro kelimesinden geliyor. Bir grup insanın aynı anda birşeylerden şikayetçi olması durumu. Şikayet Korosu farklı kıtalarda birçok kentin misafiri olmaya devam ediyor. Gittiği yerlerde açık çağrıyla koroya katılacak kişilere ulaşıyorlar. Herkesin şikayetini dinliyor, bir yere yazıyorlar. Ardından ekipteki müzisyenle beraber bu şikayetleri belirli bir harmoniye oturtmaya çalışıyorlar. En nihayetin, provalar bitince de, tüm katılımcılar halka açık bir mekanda hazırladıkları parçayı söylüyorlar. Kimi bira fiyatlarından şikayet ediyor, kimi kent yöneticilerin pasifliğinden dem vuruyor. Türkiye’de cˇu’m„a* (Contemporary Utopia Management) organizasyonuyla yürütülen proje, ne yazıktır ki, MİAM bahçesinde son buldu.
İlgi çekici diğer bir eylem de 2003 yılında Kelly Mark’ın gerçekleştirdiği ‘Demonstration’. 30 kişi, 2 saat süre boyunca ‘hiçbirşey’ yapıyorlar. Ellerinde tamamen boş dövizlerle, onlara dik dik bakan sahte polisleriyle, yürüyen kalabalık sürekli olarak “Ne istiyoruz… Hiçbirşey” – “Ne zaman istiyoruz… Şimdi!” – “Niye istiyoruz… Bilmiyoruz!” diyerek eylemlerini gerçekleştiriyorlar. Sokaktakiler haliyle ne tepki göstereceklerini bilemiyorlar, soru işaretlerini düşünüyorlar.
Sivil Toplum Kuruluşlarının (STK) ve sanatçı insiyatiflerinin genel problemi hazırladıkları eylemlere konu olan kişileri eyleme dahil edememeleri oluyor. Evsizler için eylem yapıyorsunuz; hali vakti yerinde insanlar katılıyor. İşçiler için eylem yapıyorsunuz; eyleme katılanlardan yarıdan fazlasının derdi değil bu konu. Çevre diyorsunuz; ağacın dibine tükürerek gelinebiliyor eyleme. New York (Nevşehir) menşeli Right to the City ekibi ise bu probleme çare bulmuş. Kentin ekonomik ve demokratik haklarını paylaşmak adına hak sahiplerine ulaşıyorlar ve onları da eylemlerine dahil ediyorlar.LGBT ve evsizlerin haklarını aramaları için eylemler tasarlayan ekip ilgili kişileri eylemlerine dahil edebiliyor. Örneğin evsizlerin yaşadığı bölgeyi mutenalaştırmak isteyen belediyeye, o alan içinde, evsizler kendi giysilerinden yaz – kış kreasyonlarını podyumda yürür gibi herkese sunuyorlar. Dertlerini karşısındaki kişilerin anlayacağı dile yüceltiyorlar. Bu ironi de ses getirmeye yetiyor.
Çözümler sorunlu alanın simülasyonunda
Kitlelerin buluşması gerekiyor. Yoksa eylemler bir grup insanın tatmin olmasını sağlıyor; etkilerini ilgililer göremiyor. Elbette bir ülkede ya da ortak değerleri olan topluluklarda yeşeren iletişim kültürünün önemi büyük. Hep söyleriz mesela; ‘bizim ülkede neden ses çıkmıyor haksızlıklara?’ diye. Çıkmaz olur mu, çıkıyor. Fakat ses çıkartma tarzı, eylem şekli standart. Geniş kitleleri ilgilendiren toplu iş sözleşmesine karşı bir tutuma, kişisel mahremiyeti hiçe sayan uygulamalara, faili meçhul cinayetlere yönelik yaptığımız eylemlerde kullandığımız yöntemle her konuyu irdelememiz, eleştirmemiz mümkün mü?
Varsayalım; devlet internet üzerindeki hareketlere yönelik bir yasa hazırlıyor ve bu yasa iletişim özgürlüğümüze – imzadaşı olduğumuz uluslararası insan hakları beyannamesine – karşı. Hakkımızı aramak, sesimizi duyurmak için sokağa dökülebiliriz. Ancak internetin sosyal yapısına uygun organik ve dinamik, çok sesli, rengarenk bir eylem düşünmez de sabahları bizi uyandıran anne frekansıyla sokakta bağırmaya devam edersek, kendimize haksızlık yapmış olmaz mıyız? Yaşadığımız sorunu yaşadığımız alanın ne olduğunu göstererek karşımızdakilere iletebiliriz. Yasanın sosyal bağlarımızla örtüşmediğini, bu yasanın bize işlemeyeceğini, hakkımızı arayacağımızı, kontrol altına alınamayacak sözü dinlenecek bir kalabalık olduğumuzu anca o zaman anlatabiliriz. Aksi takdirde sese karşı korumalı perçinlenmiş ilgililerin bizi duymasını beklemeyelim hiç. Onlar bizden önce de 100binlerce kişiyi karşılıksız bıraktı. Talepleri ya geçiştirdiler ya çöplüğü attılar.
Talebiniz neyse sorun yaşadığınız alanın yapısını bir benzerini insanlar içinde yaratın. Simülasyonunu eğlenceli / teatral / dinamik bütünsellik içinde herkese yaşatın. Bulunduğunuz iletişim ağlarının bir haritasını çizin eyleminizde. Sorunlu bölgeye dikkat çekecek kurgular tasarlayın. İnsanlar derdinizi anlamaktan önce hissetsinler. Sesinizi ilk kez duyanların önyargıları varsa bile yaşadığınız sıkıntının insani boyutunu farkettiklerinde zaten size destek olacaklardır. En nihayetinde konunun ilgilileri de bariz olanın karşısında sizi dinlememezlik edemeyecekler. Çünkü bu sefer derdinize ortak olacak birçok insan ilgililere baskı yapmanızda yanınızda olacaktır.
Tüm bunları yaptığınızda eyleminiz bitti mi peki? Hayır; şimdi daha yeni başlıyor. Anca lafınız dinlenmeye başlandı çünkü. O halde ne konuşacağınızı, çözüm önerilerinizi ve karşılıklı çıkarlarınızın optimum noktasını belirleyip pazarlığa başlamanız gerekiyor. Sadece bilgi değil etkileyici bir şekilde onu aktarmak gerekiyor. Ve tabi; tüm bu süreçlerin iyi yönetilmesi.

Mahnov
5 ays önce
ya bırakalım bu sonradan görme avrupalı ayaklarını, bitti bunlar, 2001de yanımda hap atmış hipsterin kendinden geçtiği reclaim the streets after-partysindeyim, yanlış bir şeyler olduğunu hissediyordum, sağolsunlar tottenham’ı tutuşturanlar bana hatırlattı neyin yanlış olduğunu..
hele: eylem tasarımı ne ya, devrimin tasarımı mı olur, misal? leninistler kışlık sarayı basmadan önce maket üzerinde mi çalıştılar?
hele “süreç yönetimi”. touch what is behind the surface yahu.. devrimci süreçler yönetilmez!!!
Erdem Dilbaz
1 yıl önce
Pelerinli Kedi, bir noktada sana katılıyorum. Zaten yazımın içeriğinde de belirttiğim gibi büyük kitlelerin sorunlarına çözüm aşamasına net olarak varamadım. Ama basit bir örnek olarak genç sivillerin geçen seneki marmara’dan afiş sallandırma eylemleri sonuç için insanları düşündürmeye, kamuoyunu ateşlemeye yetmişti.
Eylem; sonuca direkt ulaştırmaz. Uzun soluklu tasarlanmış bir kampanyanın stratejisinde bir araç olabilir.
Pelerinli Kedi
1 yıl önce
Dün akşam star haberde bölgelerine yapılacak hidroelektrik santraline karşı rap söyleyerek tepkilerini koyan insanların haberi vardı. Ama bütün haber sadece buydu. Ne o santralin kim tarafından yapıldığı, ne çevreye ve yaşama getirebileceği zarar veya artı değer hakkında bir bilgi vermedi haber. Sadece rap yapan yaşlılar. Demem o ki, iktidar mutlak söz sahibi olduğu sürece eylemin yaratıcı olması da bir şeyi değiştirmiyor. Sadece bir grup kaçık eğlenmiş gibi görünüyor. Evet, yeni eylem biçimleri gerek ama; medyası ve iktidarıyla anlayışın değişmesi ve dinleyebilme kültürünün oluşması gerekiyor. Belki bu da farklı eylemliklerle gerçekleştirilebilir diyebilirsiniz. Üstelik Türkiye gibi insanların biraraya gelmeleri durumunda biber gazı -ki kimyasal silahtır kendileri- yedikleri bir ülkede eylemin yaratıcılığı savı havada kalıyor. Basit bir örnek: Tekel işçilerinin son eylemi sadece sendika binası önünde basın açıklaması okumak olarak planlanmıştı, binaya ulaşmaları iktidar şiddetiyle engellendi. Sizce çok eğlenceli ve yaratıcı bir eylem planlasalardı başka bir şey mi olacaktı birlikte olmaları yasak bu insanların…
Bir de bu ülkedeki eylemcilere bakış da ilginç herhangi bir konuda tepkisi gösteren gruplar eğer iktidarın çıkarına aykırı iseler halktan sayılmıyor. Çiftçi, işçi, işadamı, bilimadamı, memur, eczacı kim olursa olsun talep kriterleri bu grupların iktidar nezninde halk olup olmadıklarını belirliyor ve ona göre bir direnç, şiddet aşağılamayla karşılaşıyorlar.
oktay
1 yıl önce
en beğendiğim yaratıcı eylemlerden biri “Reclaim the Streets!” idi (http://rts.gn.apc.org/). greenpeace ve amnesty international’da bu alanda önemli işlere imza atıyorlar kanımca..